Burada Güneş Bizi Isıtmaz

 
Sen, bilmediğin bir ‘olacak’ kaygısıyla korkutuyordun kendini ve sırf bu korku yüzünden bütün kapılarını kapatmıştın aşk-a. Öylesine alıştırmıştın ki kendini bu korkuya bazen bütün hayatını etkiliyordu ve o kadar çok güveniyordun ki hastalıklı duyguna yanılmadığın sürece hep mutlu olacakmışsın gibi geliyordu sana. Karanlık bir beklentiydi oysa seninkisi, aysız bir gece gibi…

Durduğun yerde durmuyordun hiç, nasıl olsa o hep gelecek arkamdan inancıydı seni rahatlatan. Bir şehirden başka bir şehre yolculuğun bu yüzden di hep…

Bir boşluktan başka bir boşluğa kaçışın…

O derin boşlukta büyüyordu oysa sana olan eksiksiz sevgim, arkanda bıraktığın her şehir, tahammülsüz bir boşluk oluyordu ve ben o sevgisiz o derin boşluklarda senden geriye kalanları seviyordum nedense. Hayat tarafından reddedilmiş basit ve çelimsiz isteklerimi biriktiriyordum o derin boşluklarda.

Zamanla o kadar çok büyüdü ki o derin boşluklar ikimizi de içine aldı sonunda çırpınışlı bir yalnızlıkla beraber. Eksik anlatılmış bir cümlenin yâda tam anlaşılmamış bir paragrafın küskün iki satırıydık.

Böyle olmasını biz istemiştik; Sen ve Ben…

Gitmem gerekiyor buradan, bu şehirden, başka insanlar tanımak, yeni yerler görmek istiyorum diyordun hep… Bu sana iyi gelecekti öyle zannediyordun. Ben bütün bunlara ne gerek var diye düşünürken; aklıma hep hayat bize hak ettiğimiz mutluluğu vermeyecek belki de yeterince fazlasını verdi zaten demen geliyordu…

Beklide hayatın bize mutluluk vermeye ihtiyacı yoktur.

Bir kaç ay fazla çalışır biraz para biriktiririz sonra yanımıza birkaç parça yazlık elbise, aklımıza da düşlerimizi alıp tatile çıkarız. Güneye ineriz, bu mevsimde şimdi oralar daha bir güzeldir. Hem güneşte vardır orda, bu şehirde titremeye yüz tutmuş düşlerimizi ısıtırız avuçlarımızda beraber.
Eğer terk edilecekse bir şehir beraber ederiz derdim sana hep…

Ama sessiz ve acılı bir sabahı yalnız bana bırakarak terk etmiştin evimizi. Sevincimizi ve olası bir mutluluğu tek başına bırakarak…

Nasıl renk değiştirmişti gökyüzü, sanki hissetmiş gibi gidişini, haykırırcasına ve bana bir şeyler belli etme çabasında olmasını anlamıştım. O kadar çok şaşırmamıştım, alıştırmıştın çünkü bu duyguya önceden beni.

Beni en çok yoran benle yaşayan suretin..Beni en çok anlayan da o… en çok dinleyen de.Bazen o bile susuyor çaresizliğime,ağlamaklı oluyor belli belirsiz mahcup bir pişmanlıkla…

Tabiat devamlı yeni bir gün üretiyor kendinden, güneş bir doğuyor karanlık bir aydınlanıyor, sonra güneş yine batıyor, şehir ıssızlaşıyor bir an sonra ışıklanıyor yavaş yavaş, caddeler, açık dükkân vitrinleri, evler bir bir aydınlanıyor; şehrin en aydınlık yeri ise sevgililerin buluşacağı yer, gündüz gibi oluyor ortalık birden karşılıklı bakışlarda…

Ben en çok da akşamları eksiliyorum, burada.

Televizyona takılıyor gözüm bir ara, bir şair in konuk olduğu programa…
Sunucu; siz hayatı nasıl bu kadar güzel analiz etmeyi başarabiliyorsunuz? Diye soruyor, sair;’ben kime âşık olduysam, kimi derinden sevdiysem hep uzakta kaldı ya da onun uzakta bıraktığı birisi vardı’ diyor. Donup kalıyorum orda bir müddet sonra kendime geldiğimde acaba uzakta kalan benmiydim yoksa uzakta bırakılan mıydım diye soruyorum kendime ama nafile cevap yok, cevap verecek kimsede yok zaten.

Kapatıp televizyonu mutfağa gidip bir kahve yapmak istiyorum kendime, sadece ikimiz için aldığımız fincanları görüyorum, seni görüyorum sonra. Gittikçe çoğalıyorsun aklımda, her gün biraz daha fazlalaşıyorsun. Evin her tarafında sen varsın, baktığın her yer dokunduğun her şey sen oluyor aniden, karşı konulmaz güzelliğin beliriyor duvarlarda sonra.

Önceden; ne kadar çok korktuğundan bahsederdin hep yalnız kalmaktan, bunu söylerken eskide bırakılan bir çocuk yarasını hatırlar gibi yeni doğmuş nur topu gibi bir mutluluğu kundaklarmış gibi sahip çıkardın acılarına. Oysa zaman hep ölü sevinçler doğuruyordu avuçlarıma. Ben o sevinçleri biriktiriyordum gizli, kimsenin bilmediği sığınaklarda.

Senin yüzüne aşk yapışmıştı artık bu şehirde…

Hangi toprağa sürersen sür, hangi yağmur suyuyla yıkarsan yıka çıkmayacaktı. Nereye gidersen git gittiğin her şehrin en görkemli yerine çizilecekti resmi yüzünün ve herkes bilecekti yüzünde aşk sakladığını.

Sıradan bir ayrıntıydı sana olan kırgınlığım, hayatın ortasında bırakılan ve zamanın çokta üstüne düşmediği. Bazen her şey o kadar olağan ve sıradan geliyor ki kalabalığa karışıp izimi yok ettirim zannediyorum, sonra bir çocuk ağlayarak uyanıyor rüyasından aklımda, imkânsız bir şey olduğunu anlıyorum yapmaya çalıştığımın dünyanın en ciddi kalabalığı bile yalnız kalıyordu yanımda. O kadar çoktun ki aklımda…

Her şey yokluğun oluyordu baktığım, yastıktaki kimsesiz saç telleri, duvardaki gözlerin ve yaz akşamlarında balkonda bıraktığın kahkahanın soğuk yalnızlığı. Ne yana baksam yokluğun oluyordu o yer.

Acıtan, kanatan yokluğun…

Sırasını bize vermişti oysa mutlu olmanın tedirginliğini şimdi ise işgal edilmiş başka sevgililer tarafından, yağmalanmış, harap düşmüş sevinçler verilmiş kullanılmak üzere tek seferlik.

Dışarı çıkıp biraz yürümem lazım sanırım, saatlerce belki geceye kadar. Caddenin boşluğunda ilerlerken şehir kütüphanesini geçtiğimi fark ediyorum, içeri girip bir şeyler okusam iyi gelir diye içeri giriyorum ve raftan elime kütüphanenin en kalın atlasını alıyorum. Unutulmuş süsü verilen bir köşede o atlası okuyorum, okudukça çocuk oluyorum sonra büyüyorum bir tarafım çocuklukta kalıyor ama bu ziyan edilmiş sevda atlasında…

Ben hala karşı koyulmaz bir merakla seni düşünüyorum, sesine ortak olan sesi, fark ettiğin de seni gecenin, feri kaçmış gözlerini ve uyurken aklından çıkartıp yanına koyduklarını, burada bıraktığın beklentilerinin, beklenmedik bir zamanda karşına çıkıp çıkmadığını, teninde kendini keşfeden iklimi, her şeyi…

Burada güneş bizi fazla ısıtamamıştı, soğuk bir yalnızlıkla baş edememişti bu sıcak iklim ve tüm diretmelerime karşı zaman bu yalnızlığa takipsizlik kararı vermişti.

Mesut Dursun(mda)

Bir Aşk Hikayesi

 

Geceleri balkonda ışığın etrafını alan pervane böceklerini fark etmiş miydik hiç?
Ya onların aşk uğruna yaşadıklarını bilir miyiz? Yani pervanenin mum ışığıyla yaşadığı aşkın hikayesini…

Aşk bir farkına varış, bir idrak seviyesidir… ‘Aşk odu önce ma’şuka, andan âşıka düşer.’ derler, malum. Yani aşk ateşi önce sevilene ondan sonra sevene düşer. Önce sevilende bir ateş yanmalı ki pervane onun etrafında dönsün, pervane o ateşi görsün, sonra aşkının farkına varsın… Pervane aşkını ispat edebilmek için gördüğü anda ışığı, etrafında dönmeye başlar. Bir cezbedir bu. Bu cezbenin gittikçe daralan bir çemberi vardır. Işığın etrafında döner, döndükçe biraz daha yakından dönmek ister. Işığı gördüğü anda aşkı ilmel yakin olarak tanıyan pervane, onu aynel yakin bilmek istediği için gittikçe mumun etrafındaki çemberi daraltıyor. Çember daraldıkça pervanenin aşkı artıyor, şevki artıyor, coşkusu artıyor. Coşkusu arttıkça da cesareti artıyor. Aşk cesaret işidir, neticede. Ve pervane cesaretle kanadını şöyle bir değdirir ateşe. İlk lezzettir işte o acı. Acı verir, yakar içini. Ama ona verdiği acı o kadar hoşuna gider ki, daha fazla dönmeye başlar. Acı ve lezzet… Birbirine zıt bu iki duygunun bir arada olması nasıl mümkün… İşte bu noktada, azabın ve acının lezzet olmasındaki sırrı yakalamak gerek.

Azap kelimesi azp kelimesinden türüyor. Azp lezzet demek. Azabın ne olduğunu buna göre ölçün ve düşünün. İşte kanadının ucunu bir defa yaktığı zaman pervane ilk azabı duyar; fakat öyle bir lezzettir ki o azap… Bu azap ve ondan alınan lezzet, insanı yavaş yavaş nefsinden sıyırıp vuslatı mümkün kılar. Bu sefer daha büyük bir cesaretle kendini ateşe atarcasına gider ışığı kucaklar.
Ve burada ateş pervaneyi yakar kavurur. Bir buğday tanesi gibi toparlayıp yere düşürür. Artık pervane ‘hakkal yakin’ biliyordur vuslatı. Bu fenadır. Bu canını verdiği noktadır. Mumun bundan haberi bile yoktur belki. Olmasına da gerek yoktur. Bu pervanenin aşkıdır çünkü. Aşkı uğruna can veren pervanenin aşkı. Ama öbür taraftan mum da yanar. Onun aşkı da, acısı da kendincedir. Önce can ipliğine bir ateş düşer ve yanmaya başlar mum… Sonra içindeki o yangını söndürmek için gözyaşı döker. Ateşi su söndürür çünkü. Ama mumun gözyaşları onun ateşine daha da bir güç verir, elemi arttıkça artar. Ve erir can ipi, sevgilinin yolunda yok olana dek…


İskender Pala

Cenneşanuhu

 
 
Baykuş aslen bir hatundur bakmayın baylığına
Mekânı cennet ola, makâmı şattaraban
Her mendakkadukkada bir dokuz doğuran …
Kuşkonmaz sütüyle emziriyor geceyi
Ve zifirî yıldızlar ürüyor eski samanyollarından

Yavruları yetişip süzüldü müydü dünyaya
Kadifeden çıtı çıkmaz kanatlarıyla
Düşlerini yiyorlar, gümüşü düşlerini gülibrişim
ağaçlarının
Nasıl yerse ayçiçeği çekirdeklerini çocuklar
Dişlerinin arasında çatırdatarak çıtır çıtır

Tuh sana Puhu Kuşu
Çini mürekkebinlen sarı, susak ve uykusuz nehrime
Batırdığın bu kaçıncı tahtel – bahir

 
Can Yücel

Geç Duyulan Beste

 
 
“Onu ilk, annemin dudaklarından dinledim ve ruhuma sindirdim. O nağme ile içim bir hoş olmuştu. Bir yüksek duvar vardı sanki mutluluk ile aramda. O ses ile eridi ufaldı ve silindi gitti o mehîp duvar, o yüksek sur… “Elhamdülillahirabbil âlemin” diyordu annemin dudakları. Gözlerinde yakamoz sarısı bir ışık vardı. Bakışları derindi. Onun içinde gecenin yıldızları ve mehtabı ışıyordu devamlı. Evet, miracî bir çizgi görüyordum o karanlık içinden ötelere yürüyüp giden ve ardı sıra nice yolcuya ‘Gel!’ diyen… Bir çizgi, bir iz, bir ince yol…

“Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd” ile başlıyordu bu çizgi, bu yol. O’na şükür ile başlıyordu… Evet, boyun eğmeden içe dalma mümkün mü? Başını öne eğmeden öze bakma ve kalbe nazar etme imkânı var mı? Elbette yok…

Sonra annemin bakışları başka bir hâl aldı. Derinlik daha da büyüdü, daha da genişledi, daha da sınırsızlığa yaklaştı. “Errahmânirrahîm” âyeti döküldü dudaklarından. Nurlu ve içli bir mûsıkî gibi aktı kucağına bu kelimeler. Ben gözlerine bakarken, annemin kucağına dökülen bu ışık parçalarını da toplamadan edemiyordum. Onlar en güzide mücevher parçalarından daha değerli geliyordu bana. Öyle parlıyorlardı ki anlatamam. Sonra “Mâliki yevmiddin” dedi annem. “Din gününün Sahibi” diyordu… Allah, din gününün sahibiydi. Yani asıl günün, ölümsüz ve solmayan sabahın sahibi. O gün yaman bir gün, o gün her şeyin iyinin kötüden, karanlığın aydınlıktan, çirkinin güzelden, ızdırabın neşeden, ayrılacağı bir gündü.

O sözler de bir tablo gibi çizgileriyle netleşmeye başladı nazarımda. Sanki bu sözün renkleri, şekilleri geniş bir dünyayı örüyordu gözümün önünde. Annemin bakışlarından yansıyordu bu panoramanın çizgileri. Onun özünden kaynıyordu âdeta aşk ve sevda tayfları… Onun kalbinden gelip gözlere misafir oluyor ve sonra dudaklarından nağmenin ışıklarını, nurlarını alıp geliyordu bizim dünyamıza.

Sonra “İyyakena’büdü ve iyyakenestaiyn” sözleri aktı bir vaha ırmağı gibi kalbime. Bu söz ne kadar müessir bir güç ve insanı kendine çeken bir efsun taşıyordu. “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Sen’den yardım dileriz.” Kâinattaki bütün varlıklara olan dilencilikten çekip kurtarıyordu kulunu Mevlâ. “Sen Benimsin ve kimseye bırakmam!” diyordu. “Hele nâdânlara, acizlere, sefillere seni bırakıp, parçalatmam.” diyordu ve bizi Kendi’ne çekiyordu. Emniyete erdiriyordu kalbimizi, ruhumuzu. Evet, bu söz çöllerde dolaşan ruhuma sanki âb-ı zülâl gibi gelmişti. O sözün iksirini içtim ve kuru dudaklarıma serinlik sunan ve kalbime diriliş tiryakı yudumlatan bu kevser ile kendimden geçtim. Kendime geldiğimde bir başka boyuta çekildiğimi fark ettim. “İhdinassırata’l-müstakîm” diyordu annem. Bu söz, dosdoğru bir çizgi sunuyordu bizlere. Evet, “Sen Benimsin, siz Benimsiniz” diyen Mevlâ, bizden dosdoğru olmamızı istiyordu. Eğer böyle olmazsa, o Rahmeti Engin Olan’a ulaşamazdık. Yollarda zebil olup gitme, kurda kuşa yem olma ihtimalimiz vardı. Zîrâ başlangıçta hafif bir sapma, ilerde büyük açılarla yoldan çıkmaya sebep olurdu. Bu dosdoğru çizgi, bir pusula bir rota gibi kalbimi bir ufka doğru çekti. Ve beni âdeta doğrunun zincir ve prangalarıyla bağladı, esir etti. Bu Hakk’a teslimiyet idi. Ve bütün hürriyetlerin, mutlulukların kaynağıydı. Keşke bu teslimiyetim haşre dek sürse, sıratta devam etse, Cennet’e girinceye kadar bu zincirler, bu kementler beni sarsa ve bir dost gibi benden asla ayrılmasa.

Bir tarif başladı tekrar: “Sıratellezîne en’amte aleyhim” diyordu annemin dudakları. Bakışları iyice uhrevîleşmişti. Ona bakan, oradan ince vazgeçilmez bir ışık çizgisinin tâ Hakk’a doğru uzadığını, rıza kapısına dayandığını ve o kapının kilidini açan tılsımlı bir anahtar olduğunu anlardı. Evet, doğruluktu şifre. Bütün rahmet kapılarını ardına kadar açacak olan doğruluk ışığıydı, doğruluk nuruydu. “Bizi doğru yola ilet, nimete ermişlerin, nimetlendirdiğin peygamberlerin, evliyaların, ermişlerin yoluna ilet.” başka değil diyordu. Bu dua bize; “Böyle yakarışa geçin, en güzel dua budur.” der gibi nasihatte bulunuyordu. O an dudaklarım gayr-i ihtiyarî bu cümleyi tekrar etti. Bu kudsî beyan bir tılsımlı güce sahipti ve ömrümü merhamete uygun bir hâle getirecek ve onu bütün çirkinliklerden, karanlık ve kaostan temizleyecekti.
Annemin dudaklarından dökülen “Gayril mağdubi aleyhim” sözleri ile irkildim. Bu bir ikazdı, bu bir yanlışa sapmayın nasihatiydi. Bu sözde bin bir kırmızı ışık yanıp söner gibi bir hâl ve keyfiyet hissettim. Sanki bu kırmızı ışıklar bir yangın selinden, bir elem volkanından, bir acılar otağından, bir ızdırap yurdundan geliyordu. Veya oradan yansıyordu. “Buraya gelmeyin, feci son ile kendinizi heder etmeyin.” ikazı vardı bu canavar gözünde parlayan, vahşi iştaha benzer kor gibi yakıcı, ürpertici, kızıl bakışta.

Ardından bir cümle döküldü dudaklarından annemin: “Veleddâllîn.” Bu daha korkunç bir ikazdı. Bu ikaz, derin bir çukurdan, dibi görünmeyen bir boşluktan veya ateş ile dolu bir cehennemden geliyordu.

Öncekiler mağdûbindi, Allah’ın gazabına uğrayacak olanlardı. Günahkârlar da bunların arasında bulunuyordu. Fakat sonuncular, ‘veledâllîn’ sözüyle tarif edilenler, dalâlete sapmış dallîn güruhuydu. Annemin gözlerine baktım o an. Derin bir gece, sanki şebnem örgülüyordu. Binlerce çiğ danesi, bu derin geceleri hatırlatan gözbebeğinin içinden sanki belirip geliyor ve yanaklarına süzülüyordu. Annem ağlıyor ve dua ediyordu. “Bu güruhlara dâhil etme bizi Allah’ım!” diyordu. Bir arz-ı hâli dillendiriyor ve nağmeleştiriyordu.

Benim de gözlerim yaşardı. Bu iki güruh içine girmemek için, Allah’a dua ettim. İşte o an annemin dudakları ‘âmin’ deyiverdi. Benim dudaklarım da ‘âmin’ dedi. Bu iki ‘âmin’ iki kanat gibiydi ve kalbimiz ruhumuzu, yekpareleşmiş umudumuzu, aşkımızı ve sevdamızı ötelere taşıyordu, Hakk’ın huzuruna çekiyordu. Kurtuluş iklimlerine yükseltiyordu.

Mehmet Erdoğan

Aşk Beni Sever

 
 
Yaşanmadı yaşanamaz
Böyle sevda nasip olmaz
Her isteyene,
Anlatırsın anlaşılmaz
Ya da kolay rastlanılmaz
Böylesine…

Ben rastladım şanslıyım
Çok şey borçluyum hayata
Kar yağmadı hiçbir zaman
Güvendiğim dağlara…

Aşk beni sever bende onu
Benim için her zaman kara gün dostu
Ne zaman dengemi bozarsa dünya
Aşk gösterir bana doğru yolu…

 
Oktay Makar

Portre

 

Bir kitabın son paragrafındaki ana fikirdi düşüncemin orta yerinde oturan yüzün
ve hüzün darp edilmiş gündüzlerde bir harpten geriye kalan çerçevesi kırık bir hayattı.

Eski bir şehirde şuuru açık mutlulukken aşk,içinde gereğinden fazla gerçek olmayan
ve henüz kimse bilmiyordu; periyodik çetvelde aşk
hangi iki elemente denk düşüyordu doğada bulunmayan.

Mukavva mutluluk taşıyordu her kırılgan mevsim bu yol güzergahında
ve gelen her yeni bahar,bir öncekinin yerini alıyordu gözlerinde.

Gelişi güzel yaşamın ortasında yürürken, yol ortasında bırakılmış her sevinç
bir sokak ressamının beyaz sayfasındaki yüzünde,
siyah kurşun kalemiyle dönüşüyordu, tabiata aykırı bir iklime…

Mesut Dursun(mda)

Uğur Arslan – Su Gibi / Şiir & Video

 
 
Hoşgeldin gülüm su gibi ömrün olsun
Yangınlarıma sular yagdırdın
Damla damla söndüm serinledim
10’ar 10’ar saydıgım kayıp yıllarımı onardın
Saat saat bulunduğum mechulden gün yüzüne çıktım
Günler gördüm yüzünde
Gönlümün kapılarını sana açtım
Çalmadan gir içeri diye
Adıyorum sana
Onca kırık aşktan sonra arta kalanımı
Temize çekiyorum sende bütün yalanlarımı
Senin aşktaki kandirini bilmek için
Önce kadersiz aşklardan geçmeli insan
Eksiltip yoran bütün ayrılıklar
Kavuşmalara giden yollara çıkar
Vefai mozada gülmeyi gülhanede unuttuğum
Garip bi zamanda çıka geldin
Hoşgeldin yitirilmiş sevgililer köyü cografyama
***
 
Hoşgeldin bir daha seversem namerdim sokağına
Hoşgeldin gülüm su gibi ömrün olsun
Hoşgeldin gülüm su gibi ömrün olsun
Sefalar getirdin mutluluk bizim olsun
Sefalar getirdin mutluluk bizim olsun

***

Hoşgeldin gülüm su gibi ömrün olsun
Hoşgeldin gülüm su gibi ömrün olsun
Sefalar getirdin mutluluk bizim olsun
Sefalar getirdin mutluluk bizim olsun

Bitti dediğim yerden başlıyorsun
Dindi artık dediğim yerden oluk oluk kanıyorsun
Beni en iyi sen tanıyor
Sen anlıyorsun
Ne hoş geliyor ne hoş gülüyorsun
En güzel renkleri komşu kızların
Gözlerinde gördüğüm
Solgun sarı bir zamanda çıka geldin
Hangi yollardan uğradın durağıma
Hoşgeldin yitirilmiş sevgililer cografyama
Hoşgeldin bir daha seversem namerdim sokağıma

Ağlamak yalan su gibi bahtın olsun
Ağlamak yalan su gibi bahtın olsun
Ben sensiz yapamam dünyaya ahtım olsun
Ben sensiz yapamam dünyaya ahtım olsun

Hoşgeldin gülüm su gibi ömrün olsun
Hoşgeldin gülüm su gibi ömrün olsun
Sefalar getirdin mutluluk bizim olsun
Sefalar getirdin mutluluk bizim olsun

Hoşgeldin gülüm su gibi ömrün olsun
Hoşgeldin gülüm su gibi ömrün olsun
Sefalar getirdin mutluluk bizim olsun
Sefalar getirdin mutluluk bizim olsun.

Video:

 
[jvideo]http://www.youtube.com/watch?v=cyb7z7o1HuU[/jvideo] 
 
 
 
 

Tövbeler Olsun Aşka

 
Neresinden başlayıp bitirsem bu işi
Elişi değilki bu gönül işi gönül işi
Öldürmeyen darbe güçlendirirdi hani
Alem seyretti bendeki çöküşü…

Cinayet bu bildiğin faili iki kişi
Pek sıradan bi söz ama biri erkek biri dişi
Yaklaşma aşka demişse bilirkişi
Vardır elbet bildiği ondan bu can çekişi…

Yok bu kadarı fazla
Ben bu gazla
Çıkar giderim dönmem bi daha
Yetinmem artık azla
Davulla sazla
Gönderin beni uzağa…

Yok bu kadarı fazla
Ben bu gazla
Düşmem bi daha tuzağa
Değinmem artık asla
Bu defa başka
Tövbeler olsun aşka…

 
Oktay Makar
 
 
 

İhtimal

 
 
Bir giz’in arkasına gizlenmişti, benim sana karşı
gizliyemediklerim…

Sislenmiş ayrılıkların, sızlanmış acılarını tekrar ediyor
gözlerinde hayatın ve
yüzünden düşen bir şarkının tiz’leri kanıyor…

Biz bir şiirde yan yana gelebiliriz ancak,
Herhangi bir şair’in iki dizesinde;

”ve”
 
bağlacını kullanarak.

Başka bir ihtimali yok sayarsak…

Mesut Dursun(mda)