Zulum ve Cehul

 
 
Ahzab Sûresinin 72. âyetinde:”Biz emaneti, semalara, yere, dağlara arz ettik ama onu almaktan çekindiler, ondan korktular. Ve sonunda onu insan yüklendi. Ama bir Zalûm ve Cehûl olarak…” buyruluyor.Burada özellikle “zalim ve cahil” yerine “zalûm ve cehûl” ifadesinin kullanılması dikkat çekiyor.
 
Sadrettin KONEVÎ Hazretleri’nin Şerh-i Hadis-i Erbain(Kırk Hadis Şerhi) adlı Abdülkadir AKÇİÇEK tarafından tercüme edilen eserini okurken bu kelimelere farklı bir mana verildiğini müşahade ettim.Bunun üzerine bakabildiğim meal ve tefsirlerde bu bakış açısını göremediğim için konuyu paylaşmak istedim.Gerçi eserdeki Hadis Şerhleri tasavvufi zaviyeden ele alınmış zahiriden ziyade gaybi-işari manaları üzerinde durulmuştur.Meseleyi ele alırken bu yönünün unutulmaması lazımdır.Hazret-i KONEVİ 26. Hadis’in şerhinde konu ile irtibatlandırarak ayeti aşağıdaki gibi izah eder:
“26. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen anlatıyor:
“Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:
Beni, ne yerim aldı, ne de semâm… Lâkin beni mü’min, taki, naki, vera hâli sahibi kulumun kalbi aldı…”
 
Görüldüğü gibi bu da Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Şöyle manalandırmak mümkündür:
“Ben hiç bir yere küllî olan esma ve sıfatımın bütün cihetinden tecelli etmedim. Ancak kemâl durumuna bağlı bulunan ve dolayısı ile bana izafeti olan kulum müstesna. Tecellimi Bana yaparım.”
 
Bu Hadis-i Şerifte bazı kelimeler geçti. Onları biraz açmak icabedecek. Sırası ile onlar, taki, naki, vera kelimeleri idi.
Taki: İki yönlü isimlerden, bilhassa ibadetle ilgili yönü ile olup kalmaktır. Diğer yönü ile değil.
Naki: Çoğunluğu ile ilahî isimleri müşahede etmektir. Yukarıda zımnen anlatılan iki yönlü isimlerin birbirinden ayrı bazı imtiyazları vardır. Bilhassa ibadet ile ilgili kısma verilen imtiyaz
bir başkadır.
 
 
Vera: Mâsivayı bırakıp Zât-ı İlahî’ de olmaktır. Ama O’ nun gayrından fenâ bulmak sûreti ile.
Bütün bu manalara şu âyet-i kerime işaret etmektedir: “Biz emaneti, semalara, yere, dağlara arz ettik ama onu almaktan çekindiler, ondan korktular. Ve sonunda onu insan yüklendi. Ama bir Zalim ve Cahil olarak…” (Ahzab Suresi, Ayet-72)
Yukarıda geçen âyet-i kerimenin tefsirini yapmak ve onda geçen bazı kelimeleri açıklamak gerekecek. Adı geçen kelimeler Emanet, Zalum ve Cehul kelimeleridir.
Şöyle ki: Emanet burada tecellinin kabulü manasındadır. Ama ilk tecelliyi, her şekil ve tümü ile… Bu emaneti almayanlar için, “Ama, onu almaktan çekindiler, ondan korktular…”
buyuruldu. Bunun sebebi, onun ancak tam zuhurunu göstermekten yana bir kabiliyete sahip olmayışlarıdır. Bir de o âlemin hakikatına tam olarak uyamayışlarıdır.
“Sonra onu, insan yüklendi…” buyuruldu. Sebebine gelince; kabiliyeti kemâl derecesinde olup, uyuşu tamdır çünkü onun vasıfları arasında şunlar vardır:
Zalûm: insanın nefsini ifna edişini anlatır.
Cehûl: herşeyden geçtiği için Hakk’ ın zâtından gayrını bilmez. Bu manaları anla.”
Görüldüğü gibi ZALÛM’u “çok zalim” anlamından ziyade bir diğer manası olan ” kendini örtme,karanlıklara gömme,başkasını gösterme” şekliyle izaha çalışırken sanki “FENAFİLLAH” mefhumu ile açıklamaktadır.Yani
“Sen çık ki aradan
Ortaya çıksın YARADAN” ifadesi anlaşılmaktadır.
 
CEHÛL kelimesini ise “çok cahil” açıklamasından çok “başka şeylere kapalı olma,O’ndan başkasını bilmeme” anlamıyla ele alınıp “MARİFETULLAH” kavramına göndermede bulunmaktadır.
Zaten ayetin sibakında(başında) anlatılan özellikleri(yani çok ağır olan emaneti) yüklenebilecek bir kabiliyet tahkiri(hakareti) değil takdiri(övülmeyi) gerektirmektedir.Allahu A’lem(Doğrusunu Allah bilir)
 
Akif Cemil

Bir Daha Dönmeyecekler

 
 
Bugün sevmeyenler sanma yarın sevecekler
Her zamanki gibi yine acıtacak gerçekler
O sevmeyenler varya seviyorum diyecekler
Ve sonra çekip gidecekler…

Aşk yasak olsa zalimlere, sevmeseler kimseyi
Yasaklanda hainlere, bilmeseler sevmeyi…

Bugün senle olmayanlar sanma yarın olacaklar
Binbir emek verdiğin güllerini yolacaklar
O gidenler varya döneceğim diyecekler
Ve bir daha dönmeyecekler…

Oktay Makar

Gündem: Burak Yılmaz

Sergen’den sonra dört büyüklerde oynama başarısını göstermiş –ki buna başarı denirse- ayrıca dört takımla da şampiyonlar liginde görev alarak, kırılması neredeyse imkânsız enteresan bir rekora imza atmış bir isimden bahsedeceğiz bugün.

Trabzonspor’da Şenol Güneş’in ustalık ürünü olarak silinmekten kurtulan ve daha sonra Türkiye’nin neredeyse tek forveti olan Burak gündemden bir türlü düşmüyor.

Galatasaray’la adı daha yaz döneminde anılmaya başladığında olumlu yorumların yanında hepimizin kafasında soru işaretleri oluşmuştu. Şenol hocanın elinde yoğrulduktan sonra Trabzonspor’un haşarı çocuğu artık Karadeniz ekibinden ayrılmak istedi. Muhteşem bir karneye sahip Burak, Karadeniz ekibinde her geçen gün zirveye oynadı.

Rus ekibinin devreye girmesiyle Galatasaray bir aralık Burak’ın transferini askıya aldı. O dönem bu olayı  yazılarımda dile getirdiğim için çokta fazla dillendirmeyi uygun görmüyorum. Burak Yılmaz Rusya yolcusu oldu dediğimiz günlerde soğuk ülkenin insanları bir anda transferden vazgeçti. Rus ekipleriyle münakaşaya giremeyeceğini bilen Aslan, zaten takımdan ayrılmak isteyen Burak’ı iyice kumpasına aldı.

Trabzonspor yönetiminin kendi zaafını, ki bu zaaf gerek sözleşmedeki açık gerekse de Galatasaray yönetiminden daha fazla bonservis ücreti istemesi karşı tarafın şeytanla anlaşmasına yol açtı. Kurnazlık ile tereyağından kıl çeker gibi Burak Yılmaz göstere göstere İstanbul’un yolunu tuttu.

Luis Aragones zamanındaki Fenerbahçe’de on altı maçta gol atamama başarısını göstermiş olması, hemen hemen tüm futbol severler gibi benimde tereddütlerimi oluşturmadı değil.

Galatasaray’da kadroya girmesi de ayrı bir sorundu. Geçen sezonun hareketli forvet hattına eklenen takviyelerle işi oldukça zordu. Elmander, Necati, Milan Baros, Sercan ve özellikle Umut, Burak Yılmaz’ın işini bir hayli zorladı.

Bu sezon her kırk dokuz dakikada bir gol atma başarısını gösteren Burak için sezon aslında hiç iyi başlamadı. Beşiktaş maçında kendini yere bırakması, ilgili ilgisiz herkesin tepkisini çekerek ona neredeyse vatan hainliği imajı sundu. Milli takımda dahi almış olduğu tepkiler yıldırmamış olacak ki, Yıldız isim her geçen gün takımına daha fazla uyum sağlayıp form tutmaya başladı.

Beşiktaş maçında kendini yere bırakmasından sonra Akhisar maçında bencillik yapmayıp Sercan’a al da at dediği golü düşünmesi beni şaşırtmadı desem yalan olur. Gol kralı olmayı hedefleyen birisinin böyle fedakarane hareket etmesi takdire şayandır. İyi niyetinden olsa gerek neredeyse tamamen aynı pozisyonda bu kez Hamit, Burak için aynı cömertliği göstermiş oldu.

Şu an için ileriyi düşünmek ve buna göre yorum yapmak tabiî ki yanlış olur ancak pimi çekilmiş el bombası nazarıyla bakılan ve Galatasaray’da yapacakları merak edilen oyuncunun her geçen dakika kendini geliştirdiğini hesaba katarak bundan sonra da adından çokça söz ettirecek gibi gözüküyor.

Süper ligde yüzler kulübüne girmeye çok az kalmış Burak’ın, Fatih Terim ile birlikte daha çok yol alacağını düşünüyorum. Belki taraftarları ve Türk futbolu için uzun yıllar unutulmayacak bir isim olabilir.

Ne diyelim bekleyip göreceğiz. Sevgilerimle..

Ahmet Sadi

 

www.edebiyatiklimi.com

https://twitter.com/ahmetsadi_

 

 

Malezya

 

Yedi buçuk saatlik uçak yolculuğumuzun sonuna yaklaşırken Güneşte Malezya semalarında bulutların arasından sıyrılmaya çalışıyor yarı aydınlık yarı karanlık kızıla yakın bir gökyüzünden Malezya topraklarına iniş yapıyorduk.

Uçağımız Bir buçuk milyon nüfuslu Federal başkent Kualalunpur’un görkemli havaalanına iniş yaptığında karlarla kaplı Almaata’dan bir gecede bir mevsim bekleyipte ancak ulaşabileceğimiz zamana ulaşmıştık. Bir gün önce yolculuk hazırlıklarını yaparken arkadaşlarla Şubatın o soğuğunda yarın yaz geliyor esprilerini hatırlıyorum. Uçağın kapısına yaklaştığımızda yüzümüze vuran nemli ve sıcak hava bizi sanki bir saunada olduğumuz hissine kaptırıyordu.

Bu şirin ülke Türkiyeden gelenler için vizesiz üç ay kalma imkanı sunuyor. Pasaport işlemlerimizi yaparken dikkatimizi ilk çeken unsur bayan polislerdi. Pasaport işlemlerini yapan bayan polislerden başlamak üzere ülkeyi gezerken gördüğümüz çoğu bayan polislerde şapkasının altındaki başörtüsü hiç alışık olmadığımız değişik bir görüntü oluşturuyordu. Havaalanı dışında da farklı bir görüntü yoktu. Müslüman Malaylar için tesettür o kadar yaygın ki dışarıda gezerken ilköğretime giden çoğu çocukta bile bunu görebiliyorsunuz.

Havaalanından dışarı çıktığımızda derecenin yirmi beşleri gösterdiği tropikal bölgede sıcaklığın görünenden çok fazla olduğunu iliklerinize kadar terleyerek hissediyorsunuz. Malezya’da kaldığımız sürede hava genelde kapalıda olsa yer yer güneş bulutlardan yüzünü sıyırdığında yeşilin her tonunu görebileceğiniz bu ülkede göz zevkinizin doruğunu yakalayabiliyorsunuz.

Bir zamanlar İngiliz sömürgesi olan bu ülkede trafikte soldan akıyor. Üç er şeritli yolda Havaalanından Başkent Kualalunpara gidişimiz yaklaşık 1 saat kadar sürmesine rağmen yol boyunca izlemeye doyamadığımız yemyeşil tabiat zamanın nasıl geçtiğini fark ettirmedi bile, ülkenin  % 70’ini kaplayan tropikal ormanların olduğunu öğreniyoruz. Ormanlardaki mevcut 15.000 tür bitkinin 6000 türünü çeşitli ağaç cinslerinin meydana getirdiği. Bu ağaçlardan bazıları 45 m yüksekliğe kadar büyüyebildiği ve Bambu gibi kerestesi makbul ağaçlar ve kauçuk ağaçları ve daha 800’ü aşkın tür orkide yetiştiği diğer öğrendiklerimiz arasında idi.

Bir saatlik yolun sonunda Peşi sıra birbiri ardına sıralanmış yüksek binaların bizi karşılamasından Kuala Lunpura geldiğimizi anladık. Temiz ve bakımlı caddeler, kornadan uzak sakin ve sabırlı insanların olduğu trafikte insanı çok yormuyordu. Uzunca süre trafikte yol almamıza rağmen yol boyunca bir korna sesi bile duyduğumu hatırlamıyorum.

452 metre uzunluğunda 82 kattan oluşan Petronas Şirketine ait İkiz kuleler dünyanın en büyük binaları arasında sayılıyor ve Malezyanın en önemli sembolleri arasında yer alıyor.

Ülke neredeyse bir ada olduğu halde ülkenin en büyük şehri Kuala Lunpur nedense kıyıya uzak bir noktada. Denizden ne kadar uzakta olsa başkent fazlasıyla nemden istifade etmiş. Tatil planlarınızı yaparken açık hava gezilerini öğleden sonralara koymaya özen gösterin çünkü gündüz hava çok sıcak. İngilizce biliyorsanız fazla sıkıntı çekmeden dolaşabileceğiniz bir ülke Malayca resmi dil olmasına rağmen Malezya nüfusunun neredeyse tamamı İngilizce biliyor.

1957 yılında bağımsızlığını kazanan Malezya, Güneydoğu Asya‘da yer alan bir ülke. Bir zamanlar Malezya Federasyonu’nun 11 devletinin içinde yer alan Singapur, 1965 yılında federasyondan ayrılmış. Şu anda ekonomisi çok gelişmiş bir ülke olarak varlığını devam ettiriyor. Güneyde bulunan Singapurdan başka Malezyanın Kuzeyde bulunan komşuları ise Tayland, ve Endonezya. Ayrıca batıdan Andaman Denizi, doğudan Güney Çin Denizi‘ne kıyısı var.

Federal Parlamenter Monarşi ile yönetilen Malezya’nın nüfusu yirmi üç milyon, kişi başına düşen gelir ise dokuz bin dolar civarında. Para birimi ringi, dört ringi aşağı yukarı bir dolar civarında yapıyor. Bütçe fazlası veren Malezya Güneydoğu Asya ülkeleri içerisinde yıllık kalkınma oranı en fazla olan ülkelerden biri, ekonomik açıdan kendi kendine yeterli olan Malezya’da Enflasyonu düşük, güçlü bir sermaye yatırımına sahip ekonomisi, sürekli gelişme içerisinde.

Halkın 55% i Malay, 30% u Çinli, 10%’u Hintliler oluşturuyor. Hint, Çin Malay halkının oluşturduğu bu ülkede devlet yönetimi ve memuriyet Malayların, ticaret ise Çinlilerin elinde. Hint kökenliler ise genellikle ara işlerde çalışıyorlar.

On üç eyalette dokuz sultan bulunan Malezya’da sırayla sultanlar beşer yıllığına kral oluyor. Burada krallık sadece sembolik.

İslami etki fazlasıyla hissedilse de Malezya sahip olduğu etnik gruplar ve kültürler kadar din bakımından da bütün bir ülke değil. En önemli din halkın yarıdan fazlasının inandığı Müslümanlık olmakla birlikte ikinci büyük din Budizm‘dir. 2000 yılında yapılan sayıma göre; İslam: 55.4%,Budizm: 25.2%, Hıristiyanlık: 10.1%, Hindu: 6.3%,Konfüçyüsçülük/Taoizm/Çin dinleri: 2.6% da bulunmakta.

Malezya’da demokratik ülkelerde bulunmayan bir özellik dikkati çekiyor. Bu ülkede kendi içinde bir nevi kast sistemi bulunuyor. Malaylardan oluşan birinci sınıf vatandaş anlamına gelen Bumiputra‘lar vergi ödemez, üniversite’ye sınavsız girer. Kendi ülkesindeki diğer milletlerden her yönüyle üstün bulunuyorlar.

 Camiler oldukça temiz ve düzenli bir camide özel kıyafetleri bulunan on civarında görevlinin çalıştığını görünce çok şaşırmıştım. Bütçe fazlası veren ülkede kim bilir belki de Malaylar için iş üretiliyordur. Ama ne olursa olsun temizlik ve düzeni konusunda üzerlerine söz yok. Ondan fazla ülkeyi görmüş olmama rağmen hayatımda gördüğüm en güzel şehir diyebilirim Kuala Lunpur için.

Dışarıda dolaşmaya başladıkça iklimi kadar buranın insanını da çok seviyorsunuz. Espirili bir sekilde hatta o kadar sakinler ki bu yönleriyle bazen sizi çileden çıkarabilirler diyor rehberimiz. Ne olursa olsun güler yüzünü eksik etmeyen adeta sinirleri alınmış bu güzel coğrafyanın güleç yüzlü insanları dışarıda gezerken güler yüzlü çehreleriyle size emin bir yerde olduğunuz düşüncesiyle rahatlatıyor.

ülkede genel olarak evde yemek kültürü bulunmuyor. Hemen her büyük yerleşim biriminin yanında Her çeşit yemeği yiyebileceğiniz lokantalar bulunuyor. Havanın sıcak olması da belki bunda etkili. Yemekler aşırı baharatlı olmanın yanında ekmek sevenler içinde zor bir yer. Ekmek bulmak bu ülkede oldukça zor. Her mevsim yağış alan Malezyada buğday yetişmediği için  yiyebilirseniz yemeğinizin yanında yağsız tuzsuz pilav katık olarak gelir. Etten ziyade sebzenin ağırlıklı olduğu yemek kültürü alışık olmayanlar için oldukça zor özellikle Türk ve Kazak kültüründe yemek yemeye alışmışlar için burada sıkıntı çekileceği kesin.

Malezya’da Helal gıda üzerinde çok duruluyor, bu konuda çokta hassaslar. Belki abartılı gelebilir ama ben suyun üzerinde bile Helal damgasını gördüm. Bu meseleyi çok ciddi takip eden kurulun onayı olmadan her halde bu ülkede Müslümanlara su bile satamazsınız.

Uzak doğu renk çeşitliliği ile gerçekten görülmesi gereken bir coğrafya. Gidilecek ülke özellikle Malezya gibi ekvatora yakın tropikal bir yerse ve bizi karşılayan dostlarımız gibi ben burada ne yaparım endişesini kaldıracak karşılama, gezdirme görevini üzerine alırsa doyamayacağınız anılarınızı hafızalarınızda bırakır. Diğer gezilerde görüşmek üzere…

Hadi İstek

 

Zeytin Yerken Düşünün

 
 

Bu sabah kahvaltı yaparken bizim kayınpeder bir olay anlattı da çok güldüm.Bizim ufaklığın zeytini ağzında iki çevirip sonra da dışarı yuvarlama âdeti var.Kayınpederin de aklına oradan geldi.Sizinle paylaşayım.Karadenizli’nin biri zeytin ağacına rastlamış.Yanındakine sormuş: “Bu ağaç ne ağacıdır, ilk defa gördüm”. “Zeytin ağacıdır, mübarektir, Tin suresi diye bir sure var Kur’an’da, Allah orada zeytinden bahseder” cevabı alınca, “Dur bakayım şu mübareğin tadına” demiş ve ağaçtaki zeytini hoop ağzına atıvermiş.Pek tabii, zeytini dut gibi kopar ye olur mu?…Acayip acı gelmiş bizim Karadenizli’ye zeytin…Atması çıkarması bir olmuş.Ağzını çalkaladıktan sonra demiş ki: “Ey güzel Rabbim, Kur’an’da zeytin deyip duruyorsun da, yarattıktan sonra bunun tadına hiç baktın mı sen

”*********

Bugün de YTS’ye ne yazayım diye düşünürken kayınpeder imdada yetişmiş oldu.Teşbihte hata aramamanız şartıyla aklıma geleni söyleyeyim:Ben çocuklarımızı biraz zeytine benzettim.Nasıl ki işlenmeyen zeytin acıdır, ahlâki vasıflarla donanmayan çocuk ta acıdır.Zeytin hasat edilirken şuna dikkat edilirmiş.Bir ucundan basıldığında diğer ucundan çekirdek çıkacak duruma gelince hasat başlarmış.Yâni, nasıl ki zeytinin hasadında biraz bekliyoruz, çocuğun terbiyesinde de biraz sabır göstereceğiz.Verilmesi gerekeni uygun zamanda vereceğiz.Hasadın elle yapılması zeytinin kaliteli olmasında önemli bir faktörmüş.Bunun gibi, anne babanın vereceği terbiyenin yerini hiçbir mürebbiye tutamaz, elle yapılan hasat nasıl kaliteli oluyorsa, anne baba terbiyesi almış bir çocuk elbette farklılık arz edecektir.Zeytin salamuraya konulmadan önce çer çöpten arındırılır.Çocuk terbiyesinde de önemli bir faktör cennet misali yuvamızda çocuğumuzu iyi yetiştirebilmek için uygun bir ortam olup olmadığı önemlidir.Yuvamızın içerisinde çocuğumuzla beraber seyrettiğimiz, okuduğumuz şeylere dikkat etmeliyiz.

*********

Kızıma bakınca sıklıkla şunu düşünüyorum :Allahım, sen beni ne kadar seviyorsun, bana ne kadar güveniyorsun ki, bir insan yarattın ve bana emanet ettin, “Al bu emaneti, benim buyurduğum ahlâk üzerine yetiştir” dedin.Biz güvenmediğimiz bir insana çocuğumuzu emanet eder miyiz?Tabii ki hayır…Ama Allah kulunu emanet etmiş bana.Yarattığı en nadide, en şerefli sanatını emanet etmiş bana.

*********

Şimdi ben bir emanete kötü baksam, içini çürütsem sonra da emaneti verme zamanı geldiğinde süslesem, püslesem neye yarar ki?Demez mi bana emaneti veren “Dışına hediye paketi yapmış, fiyonk yapmışsın ama emanet gitmiş”.

*********

Çocuğum mühendis, doktor, öğretmen olmuş…Açıkçası süs püs bunlar…Emanetime iyi bakmalıyım ben.Bakarsam, zaten etrafına mis gibi kokular saçar evladım.Dua gibi yüz top güllesinden daha tesirli silahım var.Emanetine hıyanet etmemek için ondan yardım istiyorum ve isteyeceğim.

 

Gökmen Tansukalp

Pamuk İpliği

 Yıldırım Demirören’in yıldırma politikalarından kısmen de olsa kurtulmayı başaran Beşiktaş’ta, küçülme politikası şimdiden ses getirmeye başladı. Bir çok spor yazarının birkaç hafta sonunda düşme potasına gireceğini iddia ettiği siyah beyazlılar, gollü galibiyetlerle üst sıralarda yoluna devam ediyor.

Beklentinin üstünde seyreden performans ki özellikle Galatasaray maçında yılmak bilmeyen mücadele diğer maçlara da sirayet etmiş gözüküyor.

Samet Aybaba’ya çok sıcak bakmayan birisi olarak, ki halen hocanın Beşiktaş’ın ağırlığını kaldıracak bir teknik direktör olduğuna inanmıyorum ancak şu ana kadar takım üstünde pozitif bir ağırlık oluşturduğu ve bunu sahaya yansıttığı gerçeğini unutmamak lazım.

Günah çıkarttığımı zannetmeyin, siyah beyazlıların ara gazıyla yoluna devam ettiğini, galibiyetlerin pamuk ipliğine bağlı olduğunu ve bu başarının çok fazla sürmeyeceğini düşünenlerdenim. Henüz hızını almış ve galibiyet potasındaki bu takımın bir süre daha izleyenlere ve taraftarlarına seyir zevki vereceği muhakkak. Ancak ufak bir sürçmede toparlanması zor yaralara yol açılabilir.

Hususen değinmek istediğim en önemli konu daha birkaç yıl öncesine kadar kulübün şimdiki borç batağına saplanmasında rolü olanın kurmuş olduğu yıldız kadro böyle galibiyetlere dahi alışkın değildi.

O dönem yazdığım yazılarda kara kartalın sos verdiğini ve bu sürecin kısa zamanda dağılacağını tüm tepkilere rağmen belirtmiştim. Şimdide felaket habercisi gibi böyle bir sonun Beşiktaş’ı beklediği gerçeğine değinmekten çok, futbolun takım oyunu olduğunu ve bu düşünce ile başarının geldiğini hatırlatmak isterim.

O dönem çok büyük paralar vererek teknik direktör ve kadroyu kuran yönetim, şimdiki kadar takım olarak kenetlenememişti. Yıldız politikasından çok vatan millet Sakarya nidalarının millet olarak bize daha fazla tesir ettiği muhakkak.

Kaldı ki o dönemin teknik direktörü Bernd Schuster; ligimizi küçümser, aldığı her başarısızlığa bir kulp takar, buda yetmez “1960’ların futbolunu oynatıyorlar” diyerek futbolumuzla dalga geçerdi. Şimdi böyle isimlerden sonra halen Beşiktaş’ın ağırlığını kaldıramadığına inandığım Samet Aybaba’nın hakkını yemek yanlış olur.

Küçülme politikası mantalite olarak bizlere uzak kalsa da, hasta olan Beşiktaş’a şuan için aspirin görevi yaptı. Ünlü isimlerin taşın altına elini sokmaktan korktuğu bir devirde, hiç beklenmedik veya kaybedecek çok fazla bir şeyi olmayan bir ismin takımın başına getirilmesi yerinde ve mantıklı bir karar oldu.

Dediğim gibi bu ara gazının ne kadar süreceği muallakta. İlk sürçmede toparlandığı takdirde ilerisi Beşiktaş taraftarını sevindirebilir, aksi halde şampiyonluk bir dönem daha hayal olabilir.

Sevgilerimle..


www.internetspor.com

https://twitter.com/ahmetsadi_

Şüpheli Ölüm

 
 
Saatleri kurulmuş ayrılıkların ve
kuşatılmış tüm kavuşmalar, kavrulmuş zamanlarda.Olay yerinde bırakılmış bir ayrılığa ait

son bakışmalar ve sana kanışların sonuncusuydu bu
göz göze ağlaşmalarda
 
Şimdi;

giderken sen kendine katil süsü vermişsin
geride bir ceset bırakarak.

Ben gözlerimin içinde sakladım son halini…

Otopsimde de bulamıyacaklar şimdi seni,
Bunun içindi belkide gözlerimi kapatarak ölüşümüm nedeni.

Mesut Dursun(mda)

Ses Kontrol Bir İki

 
Yandı bitti kül oldu hislerim
Yari aramaktan dermansız kaldı dizlerim
Duymaz hiç sesimi sızım sızım sızlarım
Ha geldi ha gelecek yolda kaldı gözlerim…
 
Git dedim diye gitmek zorunda değildi
Demek o da ben gibi gururuna yenildi
Biri artık bu gidişe dur desin lütfen
Aşk dediğin çocuk oyuncağı değil ki…
 
Hadi yarim ses ver,ses kontrol bir iki
Ya da sesinden evvel kendin gel,yani nedir ki
Neyi paylaşamadık hala anlayamadım ben
Artistlikten başka birşey değil bizimki…
 
Oktay Makar