Tercih

nature-767210_960_720

Hiç ret edenle hicret eden bir mi ki?
Hicret odağı altıyüzyirmiiki.

O günden bu güne göç devam ediyor
Bu günden o günlere selam gidiyor.

Hicrete yataklık eden Aliler
Âl-i Beyt’ ten doğuyor nice veliler.

Dirilmez zannetme bir daha hiç ölü
Göllere çevirir dilerse Hak çölü.

O,İkinin Biri’ne ‘mahzun olma!’ der
O mağara ki davaya rahm-i mâder.

Evet her zaman inananladır Allah
Bunun en büyük şahidi Rasulullah.

Güvenlik görevlisi olur güvercin
Bulamaz onları ne insan ne bir cin.

Görülmez bir tarzda perde örümcek
Allah dilerse Onlar görünmeyecek.

Kâinat Nûruna Ensar açtı kucak
Muhacirin sığınağı kutlu bucak.

Mimlendi artık bak deniyyet mimlendi
Gerçek medeniyyet Yesrib’de çimlendi

 

Akif Cemil

 

 

 

Sonsuz Bahar

 

lht3t467j798eo6kjrqjp4pok4BAHAR-AYI-GELİNCE

 

SONSUZ BAHAR

Ya var ya da yok,ikisinden biri

Yok diyene kim getirmiş haberi?

 

Var der Hak,Resul,Nebiler,Veliler

Hepsi ahiretten haber verirler.

 

İnanırsın birşey dese deliler

Birkaç değil binlercedir deliller.

 

Hem kışın arkası nasıl bahardır

Geceden sonra gelen de nehardır.

 

İnsan tohumu girince toprağa

Kuru kemikler dönüşür yaprağa.

 

Burada yerini bulmuyor adalet

Orada hak yerine gelir elbet.

 

Dünya ukbaya göre pasaklıdır

Bura gölge asıl orda saklıdır.

 

Çocuk;cennet kuşu oldu der ölen

Bekler onları orada bir şölen.

 

Gençlerin fıtratında var taşkınlık

Ahiter fikriyle etmez şaşkınlık.

 

Sonsuz cennet fikri teselli eder

İhtiyarlarda kalmaz gam ve keder.

 

Hüzün yok bize bundan gayrı güzün

Haz vermeye başladı artık hazan.

 

Leyl değil bundan sonra hep nehardır

Bu son sonbahar,şu sonsuzbahardır.

 

Akif Cemil

 

Düşünen Süper Çocuk

113

Bedreddin,tabiatı yeni keşfediyordu adeta.Kışın şehrin beton yığınları içinde,dört duvar arasında bunalıyordu.Yaz tatilinde köye gidince kendini tabiatın bağrına atıyor doyasıya eğleniyor,hayatın tadını çıkarıyordu.

En çok deniz gözlüğüyle suyun içini seyrederek yüzmeyi,denizin altını incelemeyi seviyordu.Denizin içi apayrı bir âlem’di.Kayalar,yosunlar,rengarenk taşlar,midyeler,yengeçler,balıklar onu adeta büyülüyordu.

İskelede saatlerce balık yakalamaya çalışmak dinlendiriyordu.Rüzgarın,ağaçların,kuşların,ağustosböceklerinin sesi tatlı bir müzik gibi geliyor,şehrin gürültüsünü unutturuyordu.televizyonu ve bilgisayar oyunlarını bile aramıyordu.

Kelebekler,martılar,arasıra uzaklardan sürü halinde geçen yunuslar içini kıpırdatıyordu.

Bahçede yetişen sebze ve meyveler ise onu özüne döndürüyordu.Böylece bedeniyle birlikte ruhu da doyuyordu.

Geceleri gökyüzünü seyrediyor,ışık cümbüşü karşısında mest oluyor,kainatın büyüklüğünü anlamaya çalışıyordu.

Yani ki burada tabiata dokunuyordu,ayakları yere basıyordu.Aslında tabiat ona dokunuyordu.Allah’ın nimet verişini gözleriyle görüyor, yaşıyordu.Dalından böğürtlen,domates,salatalık,kivi,biber,patlıcan toplamak ne güzeldi.

-Dedeciğim!Rengarenk meyve ve sebzeler,bu kara toprakta nasıl boyanıyor?

-Evet yavrucuğum,ya tatlarına ne demeli?

-Doğru dedeciğim,bir defasında toprağın tadına bakmıştım,yediğim kirazın tadını aramak için…deyince dedesi kendini tutamayıp gülmeye başladı:

-İlahi,yavrum benim,ne tatlısın!

Ya bizim yaradılışımız?Biz de topraktanız.Bu eller,bu dil,bu kulaklar,bu gözlerimiz,beynimiz,kalbimiz…Görme,duyma,tatma,sevinme, üzülme,gülme,ağlama,düşünme,sevme gibi duygularımız…Bu et ve kemik parçasına nasıl verilmiş,düşünebiliyor musun?Ya konuşma?Şu et yığınından ses çıkıyor ve bu seslerin bir anlamı var.Kaşlarımız uzamıyor,dört parmak yanındaki saçlarımız uzuyor.Dişimiz sert,dilimiz yumuşak.Her şey hikmetli.

-Evet dedeciğim.Geçende yapraklara ve çiçeklere baktım,her birinin çok güzel ve ölçülü şekilleri var.Belli ölçüde büyüyor ve şekli bozulmadan hep o büyüklükte kalıyor.Papatyanın,gülün yapraklarına baktım hayran kaldım,bazen aklım duruyor.

-Ne kadar düşüncelisin yavrum.Bir tohum atıyoruz toprağa,Allah bin veriyor.Bu kadar canlı besleniyor.Besin olarak yaratılanlar da besleniyor bir taraftan.Ağacın eli gibi olan dallarıyla bize nimetler sunuluyor.Haydi gel şu elma ağacının ellerini,dallarını öpüp ona teşekkür edelim(!)…

-Olur mu dede?Onları bize veren Allah!

-O zaman kime teşekkür edeceğiz?

-Sorulur mu dede?Hani sen bir keresinde demiştin ya;pazardan bir sebze ya da meyve aldığımızda manava bir ücret veriyoruz.Aslında o nimetleri ona da bize de veren Yaratıcı’ya şükür borcumuz var.

-Afferin Bedreddin,sen süpersin be oğlum!

Bu şekilde süren konuşmalarla da düşünce dünyasında geziyor,hayatından ayrı bir tad alıyor,adeta cennette gibi zevk duyuyordu.

Bir gün dedesi,Bedreddin’i yanına çağırdı.Avucunda bir şeyler saklıyordu:

-Bedreddinciğim,şimdi sana bir şey göstereceğim.Daha doğrusu üç şıklı canlı bir soru soracağım,dedi.

Avucunu açtı,içinde üç adet çekirdek duruyordu:

-Burada limon,portakal ve mandalina çekirdeği var.

O esnada da portakal ağacının yanına yaklaşmışlardı.Portakallar henüz yeşil yeşil patlak vermişlerdi.

Bedreddin:

-Birbirlerine o kadar benziyorlar ki ayırt etmem mümkün değil.

Ardından,dedesinin ne demek istediğini anlamışçasına atıldı:

-Eveet,şimdi anladım,peki nasıl oluyor da toprak bunları tanıyabiliyor,diyeceksin değil mi?

-Daha ben ne diyeyim evladım,sen süpersin işte!

-Hayır dedeciğim,o benden değil Allah’tan,Allah’tan!..

-!….

 

Akif Cemil

Zalum ve Cehul

 

image043

Ahzab Sûresinin 72. âyetinde:”Biz emaneti, semalara, yere, dağlara arz ettik ama onu almaktan çekindiler, ondan korktular. Ve sonunda onu insan yüklendi. Ama bir Zalûm ve Cehûl olarak…” buyruluyor.Burada özellikle “zalim ve cahil” yerine “zalûm ve cehûl” ifadesinin kullanılması dikkat çekiyor.

Sadrettin KONEVÎ Hazretleri’nin Şerh-i Hadis-i Erbain(Kırk Hadis Şerhi) adlı Abdülkadir AKÇİÇEK tarafından tercüme edilen eserini okurken bu kelimelere farklı bir mana verildiğini müşahade ettim.Bunun üzerine bakabildiğim meal ve tefsirlerde bu bakış açısını göremediğim için konuyu paylaşmak istedim.Gerçi eserdeki Hadis Şerhleri tasavvufi zaviyeden ele alınmış zahiriden ziyade gaybi-işari manaları üzerinde durulmuştur.Meseleyi ele alırken bu yönünün unutulmaması lazımdır.Hazret-i KONEVİ 26. Hadis’in şerhinde konu ile irtibatlandırarak ayeti aşağıdaki gibi izah eder:

“26. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen anlatıyor:

“Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:

Beni, ne yerim aldı, ne de semâm… Lâkin beni mü’min, taki, naki, vera hâli sahibi kulumun kalbi aldı…”

Görüldüğü gibi bu da Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Şöyle manalandırmak mümkündür:

“Ben hiç bir yere küllî olan esma ve sıfatımın bütün cihetinden tecelli etmedim. Ancak kemâl durumuna bağlı bulunan ve dolayısı ile bana izafeti olan kulum müstesna. Tecellimi Bana yaparım.”

Bu Hadis-i Şerifte bazı kelimeler geçti. Onları biraz açmak icabedecek. Sırası ile onlar, taki, naki, vera kelimeleri idi.

Taki: İki yönlü isimlerden, bilhassa ibadetle ilgili yönü ile olup kalmaktır. Diğer yönü ile değil.

Naki: Çoğunluğu ile ilahî isimleri müşahede etmektir. Yukarıda zımnen anlatılan iki yönlü isimlerin birbirinden ayrı bazı imtiyazları vardır. Bilhassa ibadet ile ilgili kısma verilen imtiyaz

bir başkadır.

Vera: Mâsivayı bırakıp Zât-ı İlahî’ de olmaktır. Ama O’ nun gayrından fenâ bulmak sûreti ile.

Bütün bu manalara şu âyet-i kerime işaret etmektedir: “Biz emaneti, semalara, yere, dağlara arz ettik ama onu almaktan çekindiler, ondan korktular. Ve sonunda onu insan yüklendi. Ama bir Zalim ve Cahil olarak…” (Ahzab Suresi, Ayet-72)

Yukarıda geçen âyet-i kerimenin tefsirini yapmak ve onda geçen bazı kelimeleri açıklamak gerekecek. Adı geçen kelimeler Emanet, Zalum ve Cehul kelimeleridir.

Şöyle ki: Emanet burada tecellinin kabulü manasındadır. Ama ilk tecelliyi, her şekil ve tümü ile… Bu emaneti almayanlar için, “Ama, onu almaktan çekindiler, ondan korktular…”

buyuruldu. Bunun sebebi, onun ancak tam zuhurunu göstermekten yana bir kabiliyete sahip olmayışlarıdır. Bir de o âlemin hakikatına tam olarak uyamayışlarıdır.

“Sonra onu, insan yüklendi…” buyuruldu. Sebebine gelince; kabiliyeti kemâl derecesinde olup, uyuşu tamdır çünkü onun vasıfları arasında şunlar vardır:

Zalûm: insanın nefsini ifna edişini anlatır.

Cehûl: herşeyden geçtiği için Hakk’ ın zâtından gayrını bilmez. Bu manaları anla.”

Görüldüğü gibi ZALÛM’u “çok zalim” anlamından ziyade bir diğer manası olan ” kendini örtme,karanlıklara gömme,başkasını gösterme” şekliyle izaha çalışırken sanki “FENAFİLLAH” mefhumu ile açıklamaktadır.Yani

“Sen çık ki aradan

Ortaya çıksın YARADAN” ifadesi anlaşılmaktadır.

CEHÛL kelimesini ise “çok cahil” açıklamasından çok “başka şeylere kapalı olma,O’ndan başkasını bilmeme” anlamıyla ele alınıp “MARİFETULLAH” kavramına göndermede bulunmaktadır.

Zaten ayetin sibakında(başında) anlatılan özellikleri(yani çok ağır olan emaneti) yüklenebilecek bir kabiliyet tahkiri(hakareti) değil takdiri(övülmeyi) gerektirmektedir.Allahu A’lem(Doğrusunu Allah bilir).

 

Akif Cemil

Sonsuzbahar

 
 
Ya var ya da yok,ikisinden biri
Yok diyene kim getirmiş haberi?

Var der Hak,Resul,Nebiler,Veliler
Hepsi ahiretten haber verirler.

İnanırsın birşey dese deliler
Birkaç değil binlercedir deliller.

Hem kışın arkası nasıl bahardır
Geceden sonra gelen de nehardır.

İnsan tohumu girince toprağa
Kuru kemikler dönüşür yaprağa.

Burada yerini bulmuyor adalet
Orada hak yerine gelir elbet.

Dünya ukbaya göre pasaklıdır
Bura gölge asıl orda saklıdır.

Çocuk;cennet kuşu oldu der ölen
Bekler onları orada bir şölen.

Gençlerin fıtratında var taşkınlık
Ahiret fikriyle etmez şaşkınlık.

Sonsuz cennet fikri teselli eder
İhtiyarlarda kalmaz gam ve keder.

Hüzün yok bize bundan gayrı güzün
Haz vermeye başladı artık hazan.

Leyl değil bundan sonra hep nehardır
Bu son sonbahar,şu sonsuzbahardır.

 
Akif Cemil

Zulum ve Cehul

 
 
Ahzab Sûresinin 72. âyetinde:”Biz emaneti, semalara, yere, dağlara arz ettik ama onu almaktan çekindiler, ondan korktular. Ve sonunda onu insan yüklendi. Ama bir Zalûm ve Cehûl olarak…” buyruluyor.Burada özellikle “zalim ve cahil” yerine “zalûm ve cehûl” ifadesinin kullanılması dikkat çekiyor.
 
Sadrettin KONEVÎ Hazretleri’nin Şerh-i Hadis-i Erbain(Kırk Hadis Şerhi) adlı Abdülkadir AKÇİÇEK tarafından tercüme edilen eserini okurken bu kelimelere farklı bir mana verildiğini müşahade ettim.Bunun üzerine bakabildiğim meal ve tefsirlerde bu bakış açısını göremediğim için konuyu paylaşmak istedim.Gerçi eserdeki Hadis Şerhleri tasavvufi zaviyeden ele alınmış zahiriden ziyade gaybi-işari manaları üzerinde durulmuştur.Meseleyi ele alırken bu yönünün unutulmaması lazımdır.Hazret-i KONEVİ 26. Hadis’in şerhinde konu ile irtibatlandırarak ayeti aşağıdaki gibi izah eder:
“26. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen anlatıyor:
“Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:
Beni, ne yerim aldı, ne de semâm… Lâkin beni mü’min, taki, naki, vera hâli sahibi kulumun kalbi aldı…”
 
Görüldüğü gibi bu da Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Şöyle manalandırmak mümkündür:
“Ben hiç bir yere küllî olan esma ve sıfatımın bütün cihetinden tecelli etmedim. Ancak kemâl durumuna bağlı bulunan ve dolayısı ile bana izafeti olan kulum müstesna. Tecellimi Bana yaparım.”
 
Bu Hadis-i Şerifte bazı kelimeler geçti. Onları biraz açmak icabedecek. Sırası ile onlar, taki, naki, vera kelimeleri idi.
Taki: İki yönlü isimlerden, bilhassa ibadetle ilgili yönü ile olup kalmaktır. Diğer yönü ile değil.
Naki: Çoğunluğu ile ilahî isimleri müşahede etmektir. Yukarıda zımnen anlatılan iki yönlü isimlerin birbirinden ayrı bazı imtiyazları vardır. Bilhassa ibadet ile ilgili kısma verilen imtiyaz
bir başkadır.
 
 
Vera: Mâsivayı bırakıp Zât-ı İlahî’ de olmaktır. Ama O’ nun gayrından fenâ bulmak sûreti ile.
Bütün bu manalara şu âyet-i kerime işaret etmektedir: “Biz emaneti, semalara, yere, dağlara arz ettik ama onu almaktan çekindiler, ondan korktular. Ve sonunda onu insan yüklendi. Ama bir Zalim ve Cahil olarak…” (Ahzab Suresi, Ayet-72)
Yukarıda geçen âyet-i kerimenin tefsirini yapmak ve onda geçen bazı kelimeleri açıklamak gerekecek. Adı geçen kelimeler Emanet, Zalum ve Cehul kelimeleridir.
Şöyle ki: Emanet burada tecellinin kabulü manasındadır. Ama ilk tecelliyi, her şekil ve tümü ile… Bu emaneti almayanlar için, “Ama, onu almaktan çekindiler, ondan korktular…”
buyuruldu. Bunun sebebi, onun ancak tam zuhurunu göstermekten yana bir kabiliyete sahip olmayışlarıdır. Bir de o âlemin hakikatına tam olarak uyamayışlarıdır.
“Sonra onu, insan yüklendi…” buyuruldu. Sebebine gelince; kabiliyeti kemâl derecesinde olup, uyuşu tamdır çünkü onun vasıfları arasında şunlar vardır:
Zalûm: insanın nefsini ifna edişini anlatır.
Cehûl: herşeyden geçtiği için Hakk’ ın zâtından gayrını bilmez. Bu manaları anla.”
Görüldüğü gibi ZALÛM’u “çok zalim” anlamından ziyade bir diğer manası olan ” kendini örtme,karanlıklara gömme,başkasını gösterme” şekliyle izaha çalışırken sanki “FENAFİLLAH” mefhumu ile açıklamaktadır.Yani
“Sen çık ki aradan
Ortaya çıksın YARADAN” ifadesi anlaşılmaktadır.
 
CEHÛL kelimesini ise “çok cahil” açıklamasından çok “başka şeylere kapalı olma,O’ndan başkasını bilmeme” anlamıyla ele alınıp “MARİFETULLAH” kavramına göndermede bulunmaktadır.
Zaten ayetin sibakında(başında) anlatılan özellikleri(yani çok ağır olan emaneti) yüklenebilecek bir kabiliyet tahkiri(hakareti) değil takdiri(övülmeyi) gerektirmektedir.Allahu A’lem(Doğrusunu Allah bilir)
 
Akif Cemil

Unutmayalım

 
Otobüs durağında,dışarıda sıra bekleyen kalabalık,içeride ise arka taraflarda bulunan boşluklar karşısında yolcular sabırsızlanıyordu. Söylenmeler,mızıldanmalar,bağrışıp çağrışmalar artmıştı. O sırada şöför ayağa kaktı ve arkaya doğru seslendi: “UNUTMAYALIM BEYLER!”.
 
Evet sadece o kadar.Biz;”İlerleyelim,beyler,arkadaki boşlukları dolduralım” demesini beklerken bu sıradışı sesleniş ile irkildik.Başka bir şey söylemiyor,sadece “UNUTMAYALIM!” diyordu.Bir kaç defa bu kelimeyi tekrar edince söförü takdir ettim.Ne kadar veciz bir ifade ile ne kadar çok şey anlatıyordu…
  
Bunu alalım ve hayatın her alanına uygulayalım.Evet şöför empatiyi hatırlatıyordu.Kendimiz biraz önce aynı şartları yaşıyor,otobüse binme mücadelesi veriyorduk.İçeriye giriverince hemen ne de çabuk unutuverdik arkada bekleyenleri?!Bu hemen herkesin yaşayabileceği hayatın içinden bir misal.60’ın üzerindeki Muhittin amcanın”Otobüste ineceğim yere gelmeden birkaç durak önce kalkarım ki bir vatandaşımız biraz daha erken otursun” sözü hayatın ve vicdanın ta ortasından…
  
17 Ağustos 1999 zelzelesini bizzat Adapazarı’nda yaşadım.O güne kadar televizyonda izlediğimiz felaket haberlerini film gibi izliyorduk.Gerçi ateş sadece düştüğü yeri yakmamalıydı.Ama yine de birinci dereceden yaşamak gibi olmuyordu.Merkepten düşen Nasrettin Hoca’nın merkepten düşen birinin yardıma gelmesini istemesi gibi…
 
Aslında bir başkasının yerine kendimizi koyabilmemiz için illa o kişinin yaşadığını yaşamış olmamız şart değil. “Her koyun kendi bacağından asılır” hatalı sözünü eleştirmek için;her ne kadar öyle olsa da kokunun zamanla bütün mahalleyi saracağı cevabının verildiğini biliyoruz.
  
Japonya’daki 11 Mart 2011 Tsunami ve nükleer santral fâciasından sonra,seyrederken Hollywood filmlerine benzettiğimiz görüntülerin tesir derecesi, radyasyon dalgalarının Amerika,Avrupa’dan sonra Türkiye’ye doğru gelmesi ile daha da artmıyor mu?
  
Bir yangında evi yanmadığı için şükreden bir velî’nin o hamdine kırk yıl tevbe ettiğini bildirmesi,bu konuda önemli bir hassasiyet timsalidir.
İnsanlığı bir aile,hatta tek vücut olarak görüp bir âzânın rahatsızlığının diğerleri tarafından hissedilmesi düşüncesi cihanşümul olmanın semeresidir.
  
Açlık hissinin tattırılarak,yaşatılarak muhtaçları düşünmeye ve yardım etmeye sevk eden oruç farizası bir empati talimidir,eğitimidir.
Çıktığı yumurtayı beğenmeyenler gibi olmayalım,unutmayalım:
“Mayan itibariyle bir nutfe meni
Madden itibariyle söyletme beni!”(Ö.KİRAZLI)
  
O durumları yaşamış olma şartı aramadan başkalarının derdiyle dertlenelim.”Onların yerinde biz olabilirdik” hakikatini unutmayalım.
Biliyorsunuz;”Unutulanlar,unutanları unutmaz” derler.
 
 
Akif Cemil