New York Gezi Notları

New-York-Times-Square

 

Başlangıç

Amerika vize konusunda çok hassas, ülkesini ziyaret etmek isteyen turistlerle bire birde görüşme yapıyor. Vize ile alakalı çok detaya girmeyeceğim ancak turist vizesine başvuruda bulunanların Amerika’ya yerleşmeyeceğine yetkilileri inandırması gerekiyor bununla birlikte çok kasılmanıza gerek yok, kendiniz olun yeter.

Vizeyi aldıktan sonra ülkeyi ziyaret edip etmemek konusunda tereddütler yaşadım. Bunun nedeni gümrükle alakalı çeşitli dedikodulara kulak asmamdı. Gümrük memurlarının çantaları hatta özel eşyaları açtıkları ve şüpheli gördüğü kişileri sorgusuz sualsiz geri iade ettikleri gibi söylentileri duymuştum. Her ne kadar sabıkasız ve güvenilir bir kişi olsam da insan çekinmeden edemiyor.

Çok net ifade edebilirim ki daha önce birçok yurtdışı gezisi yaptım – Ki bu gece Güney Afrika gezisine çıkacağım- Amerika kadar rahat bir şekilde hiçbir ülkeye girdiğimi hatırlamıyorum. Bir Afrika ülkesi olan Gana’da ülkeye girebilmek için terden sırılsıklam kalmıştım. O yüzden söylentilere aldırmayın ve rahat bir şekilde gezi planınızı düzenleyin. Memurlar güleç yüzlü ve gayet kibarlardı.

 

İlk Gün

Havaalanından 62 $ karşılığı Hollywood filmlerinden tanıdığınız sarı taksilerle Manhattan’ın herhangi bir yerine gitmeniz mümkün. Ayrıca iki çeşit metro ve çeşitli aktarmalarla da çok daha ucuza gidebilirsiniz ben bir an önce gezmek için heyecanımı yenemeyip taksiyi tercih ettim. Taksi şöförü Bangladeşli bir Müslüman, çok sıcak kanlı, çok samimi aramızda din kardeşliğinin verdiği bir bağ ile kolay kaynaştık. Giderken yolları ve gezilecek yerleri kendince tarif etti.

New York beş büyük ilçeden ibaret. Manhattan, Queens, Bronx, Brooklyn ve Staten Adası. Havaalanı Manhattan’a yaklaşık 40 – 50 dakika uzaklıkta. Manhattan’a girdiğiniz zaman gerek binalar ve gerek trafikle Bambaşka bir dünyaya adım attığınızı hissediyorsunuz. Benim ilk gün ilk durağım New York kadar Amerika’nın da simgesi sayılan Empire State Binasıydı. King Kong’un tırmandığı bu muazzam bina otelime sadece 5 dk uzaklıkta olduğu için ilk gördüğüm ve ziyaret ettiğim yer oldu.

Otelime yerleştikten sonra içinde Empire State’nin de bulunduğu Manhattan’ın en ünlü caddesi sayılan 5. Avenue (Orada Bulvarlara bu isim takılmış) Central Parka kadar yürüdüm. Google Maps’in de sayesinde çok kısa bir sürede Times Square meydanına geldim. Anlatıldığı kadar varmış. Işıl ışıl ve muhteşem. Geniş ama neredeyse kalabalıktan adım atılmıyor. Hatta Meydanın göbeğinde meşhur bir oyuncakçı var oğlum için bir hediye almak istedim aynı gün toplam birkaç saat arayla iki kere aynı oyuncakçıya girdim. Belki inanmayacaksınız ama birkaç saat içinde neredeyse oyuncakların tamamı satılmıştı.

 

Kültür ve Sosyal Yaşam

New York farklı kültürlerin bir arada huzurla yaşadığı kültür cümbüşü bir şehir. En ilginç olanı ise doğduğu, yaşadığı ve farklı ahlak kurallarını öğrenen toplumların bir arada ve iç içe bulunup herhangi bir sorun yaşamayan ilginç bir ülke olması. Yüksek sesle Kuranı Kerim dinleyen bir Hot Dog’çı (Sosisli Sandviçin Amerikancası) ve onun yanından geçen uzun sakal ve şapkasıyla tipik bir Yahudi. Ama birbirlerine karşı değil hakaret en basitinden bir bakış bile söz konusu değil. İşte Amerika bu yüzden özgürlükler ülkesi.

Her an yanınızdan Türkçe konuşarak geçen vatandaşlarımıza veya tanıştığınızda adını dahi duymadığınız bir ülkeden gelen misafirlere rastlamanız mümkün.

 

Güvenlik

İçiniz tamamen rahat etsin çünkü ülke tamamen güvenli.  Her adım başı polis ve güvenlik güçleri güler yüzle size yardım etmek için bekliyor. Güvenlik güçlerinde; “Gel birader”, “Gel! Gel, Sen! Sen! Sana diyorum…”, “Al bunu al al al” gibi tabirler buralara çok uzak.

Güvenli dedik ama güvenliğinde haliyle bir sınırı var elbet, gecenin bir saatinde Harlem’de -ki eski günlerinden eser yok- veya Bronx’ta ara sokaklardan geçmeye çalışıp zorla macera aramazsanız herhangi bir sıkıntıyla karşılaşma oranınız çok düşük.

Kaldığım bir hafta boyunca sadece bir kavgaya denk geldim ve meraklı kalabalıkla birlikte olayın nereye varacağını dikkatle izledik. İki metre civarında iki adam yaklaşık on dakika bir birlerine hakaret ettiler. Arkadaş, bu ne sabır sizde yahu, biz olsak ikinci kelimeyi kullanmaya gerek kalmadan çoktan yumruklaşırız. Araya girenlerin kavgayı / trtışmayı ayırmasıyla birlikte herhangi bir atraksiyon olmadan olay tatlıya bağlandı. Memleketimin gözünü seveyim; “Kimsin sen?” “Asıl sen kimsin?”

 

Para, para, para…

Amerika malum doların memleketi. Yalnız New York aşırı derece pahalı bir şehir. Taksinin 62$ + bahşiş olduğunu düşünüp bununla kalındığını zannetmeyin. Bu arada bahşişten bahsetmemiştik. Amerika’da taksi de içinde bulunmak kaydıyla her şeye bahşiş ödeyeceksiniz. Restaurantlar da adisyona dikkat edin bazı yerlerde %12’ye kadar bahşiş istenmektedir. Bahşiş bu şehrin vazgeçilmezi diyebilirim.

Ülkemizde doların para birimimizin neredeyse üç katı olmasının da katkısıyla yaşam inanılmaz pahalı. Gezi düzenlemeyi düşünenlere tavsiyem kalacakları süre boyunca az yemeye hazırlıklı olsunlar.

 

Yemek

Ben her gittiği yerde uluorta her şeyi yiyebilen birisi olmadığımdan ve her yurt dışı gezimde kilo kaybıyla evime döndüğümden Amerika’da da aç kalacağımı düşünüp haliyle strese girmiştim. Amerika’da aç kalarak strese girmedim ancak basit bir sandviç için on dolar para ödemek beni ziyadesiyle strese soktu. Ülkemizin meşhur simit zincirinin 5. Caddede açmış olduğu salon hemen her gün kahvaltı mekanım oldu. Dünyaca ünlü hatta belkide en ünlü otel zincirinde kalmama rağmen otelde kahvaltı diye bir şey yoktu.

Ayrıca benim gibi Helal Harama dikkat edenler köşe başlarında “Halal” yazan seyyar satıcılardan alış veriş yapabilirler. Dedim ya çok uluslu bir memleket haliyle yaşayan herkese hitap ediyor. Ben bu satıcılardan bir kere tavuk şiş aldım ama yiyemedim.

 

Ulaşım

Metro ile özellikle Manhattan olmak üzere tüm şehir örümcek ağına sarılmış. Neredeyse her köşe başında metro istasyonu bulabileceksiniz. Ancak mesai saatleri giriş çıkışlarına çok dikkat edin, bu saatler yoğunluk bizim Metrobüsler kadar kalabalık oluyor. İkinci belki de en önemli husus ise Metro güzergahları çok ama çok karışık, mutlaka duraklardaki metro haritalarına veya mağazalarda satılan metro el broşürlerine sahip olun. 468 istasyonda kaybolup gitmeniz içten bile olamaz.

Metroya haftalık 27$ gibi bir rakam ödeyerek bir hafta boyunca sınırsız kullanabiliyorsunuz üstelik bahşişte söz konusu değil. Metro istasyonları ve araçlar eski olduğu için bir an şaşkınlık yaşayabilirsiniz. İstasyona daha inerken ağır metal kokular ve son kullanma tarihi geçmiş araçlarla karşılaşmanız sıradan bir durum. Metro, New York’a yakışmamış ancak 1904 yılında kullanıma başlandığı düşünülürse şapka çıkartmamız gerekir.


timthumb.php

GEZİLECEK YERLER:

  • Little İtaly

Yan mahalledeki Çinlilerin zamanla türemesinden dolayı bu mahalle epeyce küçülmüş ancak özellikle restauratları ve Baba filminin yan karakterlerini anımsatan İtalyan garsonları ile benim New York’ta en sevdiğim yerlerden birisi oldu.

Damak tadınıza göre çeşit çeşit İtalyan Pizzaları yemek için ideal bir cadde. Ben vejetaryen pizza yedim tavsiye ederim.

  • Chinatown

Bu Çinliler nereye el atsa oranın bereketi kaçıyor kardeşim. İtalyan sokaklarında gezerken Kanal caddesinden karşıya geçince kendinizi bir anda uzak doğuda buluyorsunuz. Yerlerin temizliği bir anda değişiyor, kalabalık, kargaşa ve uğultular ile Manhattan’ı kendi memleketine çevirdiklerine şahit oluyorsunuz. Kasaplarda daha önce adını sanını bilmediğim canlı türleri ile bal veya pekmeze  batırılmış kafasının yarısı kesik ördeklere veya ona benzer bir hayvana rastlamak mümkün. Dahasını da yazabilirdim ancak gerek görmüyorum. New York’a gidenler mutlaka uğrasın görülmesi gereken bir yer.

  • Statue of Liberty / Özgürlük Heykeli

1886 yılında açılan Amerika’nın simgesi bu heykele Manhattan’ın güneyinden özel feribotla gidebilirsiniz. Ciddi güvenlik tedbirinin ardından adada bol bol vakit geçirip alışveriş yapıp, bir güzel karnınızı doyurabilirsiniz. Feribot ayrıca Amerika’ya gelen mültecilerin ilk durağı Ellis Adasına da uğruyor. Burada da güzel kareler yakalayabilirsiniz.

  • Empire State ve Rockfeller Center

Manhattan’ı kuşbakışı seyretmek için iki muhteşem gökdelen. Ben Rockfeller Center’da yer alan Top of the Rock’ı tercih ettim. Bunun sebebi Manhattan manzarasının içerisine tarihi Empire State binasını da almam oldu. Kuş bakışı New York ziyaret edenler için mutlaka ama mutlaka görülmesi gereken yerlerden.

Empire State ve Rockfeller gibi betondan gökdelenlerin yapıldığı tarihlerde bizim ne tarz yapılarımız vardı bilemiyorum. Tatilimi gerçekleştirdiğim Noel haftası sebebiyle Rockfeller’in önünde meşhur Noel ağacı, buz pisti ve özel festivaller görülmeye değierdi.

  • Central Park

Bu Amerikalıların da hiç kafası çalışmıyor arkadaş. Her metre karesi binlerce dolar eden Manhattan’ın göbeğinde 340 hektarlık alanı Gökdelen, Avm veya Rezidansla değil de parkla dolduruyorlar. Hem de tamamı yapay, sonradan ağaçlandırma ve neredeyse dünyanın her yerinden bir nesne getirilerek özenle yapılmış ve çok büyük paralar harcanmış bir şekilde. İnsan buraya ne konut dikerim arkadaş demekten kendini alamıyor.

Central parka birkaç defa gittim ancak baştan sona doğru yürümeyi maalesef hiç birinde başaramadım. Amerikalıların simit açma karışımı tuzsuz kahvaltılığı “Bagel” ve kahve ile temiz havada sincapların içerisinde kahvaltı yapmak mutlaka sizinde planlarınızda olsun.

Fayton ile gezmek bu parkın en keyifli alışkanlıkları arasında. Faytoncuların üçte biri Türk ve bende Şaban isimli genç bir Faytoncu ile parkta dolaştım. Memleketli birisiyle gurbette tanışmakta ayrı bir keyifli hani.

  • Metropolitan Müzesi

Central Parkın içinde ve 5.cadde üzerinde yer alan bu müze mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerden. New York ta bir çok müze ziyaret ettim ama sadece bu yazıda Metropolitan Müzesinden bahsedeceğim.

İçinde Türk ürünlerinin de bulunduğu dünyanın en önemli birkaç müzesinden biri olan bu gezi alanında özellikle Eski Mısır’a ait eserler mutlaka görülmeli. Mumya tabutlarından tutun, Heykeller ve Piramitlere kadar görülmesi gereken eşsiz eserler var. Üstelik ücreti kişi başı sizin gönlünüzden ne koparsa şeklinde tamamen ne ödeyeceğiniz size bağlı. Mutlaka, mutlaka, mutlaka gidin.

  • Brooklyn Köprüsü

1883 yılında tamamlanan ve tamamlandığı zaman dünyanın en uzun asma köprüsü olan bu tarihi yapıyı yürüyerek karşıdan karşıya geçmek serbest. Geçtikten sonra Brooklyn’den Manhattan manzarası eşliğinde kahvenizi yudumlayabilirsiniz.

 

Son Olarak

New York’a girdiğiniz anda o şok anını attıktan sonra artık sizde bir New Yorker oluyorsunuz. İster istemez bu şehrin serbestliği, özgürlüğü ve hiç uyumayan yapısı sizleri de kendine bağlıyor olacak. Hiç yabancılık hissetmeyeceksiniz çünkü şehrin neredeyse tamamı yabancılardan oluşuyor. Hayat biraz pahalı onu düşünüp planlarınızı da ona göre yapın ancak mutlaka ama mutlaka New York’a uğrayın.

 

Ahmet Sadi

Tunus

 

 

Tunisia_photos_tunis_sidi_bou_said (39)

 

Tunis Air

Açılışı özellikle Tunis Air ile yapmak istiyorum. Gerek yurt içi gerekse yurt dışı olmak üzere birçok kez uçak yolculuğunu tercih ettim. Şu zamana kadar böyle bir uçak yolculuğuna şahit olmadım, olacağımı da zannetmiyorum. Tunus’a gitmek isteyenler gerçek anlamda macera arıyorlarsa mutlaka gidiş gelişlerinde TunisAir’i tercih etmeliler. Gözünüzde canlandırmak için 80’ler de kullanılan Mercedes 302’nin uçan versiyonunu düşünmenizi öneririm, buna asık suratlı hostesleri, bağrışma ve gürültüyü, ara ara hostesler tarafından satılan sigaranın kokusunu ekleyin. Evet Tunis Air böyle bir yolculuğu size vadediyor.

Üçlü sıramıza oturan iki bayanın bizim koltuklarımıza çökmesi ve yerlerinden kalkmak istemeyişlerini ilk başta hayretle karşılasak ta bizdeki sabır kuvveti ağır gelerek ablaları koltuğumuzdan kaldırmasını bildik. Koltuk numaraları bizdeki kadar ehemmiyetli değil. Şehirler arası taşıtlarda koltuk numarasının verilmediğini daha sonra yaşayarak tasdik edecektik.

Bir başka ilginçlikte uçağın kalkışında tüm ışıkların kapatılmasıydı. Diğer havayollarında sunulan hatta bizim şehirlerarası otobüslerimizde bulunan kişiye özgü çok amaçlı ekran şöyle dursun, uçak içerisinde harita veya yüksekliği bildiren herhangi bir ekrana rastlamadık. Sanırım beklentimiz çok yüksekti. Tunus Air ile ilgili koca bir makale daha yazabilirim ancak komiğime giden bir başka husustan bahsedip konuyu kapatmak istiyorum. Sallaya sallaya ve sert indirilen uçağın, yolcular tarafından büyük bir coşkuyla alkışlanması çok tuhaftı. Ama sonraları böyle bir teneke yığının iyi ya da kötü uçurularak sonuçta sağ salim indirilmesini düşündüğüme alkışı hak ettiğine inandım.

Tunis

Tunus’a gece yarısı ayak bastık. Tüm taksicilerin tarafıma göstermiş olduğu ilgi o kadar büyüktü ki bir an kendimi ünlü bir sanatçı olarak hissettim. Adeta herkes imza almak için birbiriyle yarışıyordu ya da bu konuyla alakalı burada ifade edemeyeceğim aklıma daha kötü örnekler gelmiyor değil. İlk bindiğim taksinin onlarca Dinar istediğini belirten el işaretlerini görünce hemen inip on dinara anlaştığım taksiye bindim.

Tunis merkezi tipik bir Fransız ekolü. Ülkenin Fransızlar tarafından sömürülmesine o denli alışmışlar ki Fransa denilince herkesin gözlerinde bir ışıltıya rastlayabiliyorsunuz. Ayrıca en varoş görünümlü taksici dahi Fransızcayı çok iyi derecede konuşabiliyor. Şehrin göbeğinde yer alan saat kulesi ve Paris ekolü Habib Bourgiba caddesi ışıl ışıl. Çevresinde kafeler ve ünlü mağazalarıyla kesinlikle Tunis’te ilk görülecek mekandır. Aynı cadde üzerinde yer alan Türk Restoranı her ne kadar bizim yemekler olsa da içinde kullanılan baharatlar ve yağ ile bizim damak tadımızdan çok uzak. Büyük bir porsiyon döner söyleyip yemeden kalkmış birisi olarak bunları söylüyorum.

Damak tadı olarak bu ülke bizde kullanılmayan baharat çeşitleri ile –ki özellikle sert kokusuyla Safran- bizim damak tadımızdan çok uzakta. Benim gibi yerel tatlardan hoşlanmayanlar aç kalmamak için mutlaka yanlarında sandviç veya konserve tarzı bir şeyler götürmeliler.

Bu kentin Madina’sı, Tramvayı ve Zeytuna cami yine görülesi gerekir. Vakit bulup Bardo müzesini gezemedim ancak gideceklerin bu kentte mutlaka uğraması gereken yerlerden.

 Hammamet

Tunus turizme gözünü açmış bir ülke. Bunun en büyük örneğini sahil kenti Hammamet’te görüyoruz. Eski hammamet Old, Yeni hamamet’te Jasmin olarak adlandırılmış. Old Hammamet, İçinde Osmanlı kalesi ve eteğinde Madina diye adlandırılan çarşılarıyla tarih kokuyor. Madina hemen her şehirde bulunan içerisinde küçük dükkanları barındıran bir nevi kapalı çarşı esnafı gibi. Satıcıları sıcak, candan ve çok uyanık. Özellikle Barbaros Hayrettin sayesinde neredeyse tüm Tunus Osmanlı aşığı. Aşık olmasının bir diğer sebebi de neredeyse herkesin izlediği Türk dizileri. Muhteşem Yüzyıl ve Kurtlar Vadisi buranın en büyük ekolü.

Jasmin Hammamet, sonradan hatta çok kısa bir süre içerisinde yapılmış oteller kasabası. İçerisinde çok sayıda beş yıldızlı oteller ve tertemiz yürüme alanıyla sahili görülmeye değer. Burada yapılacak kısa bir Fayton veya Deve turu gezinize renk katabilir.

Jasmin Hammamet’in de sonradan yapılmış bir Madina’sı var. Büyük bir eğlence parkı bu kasabanın tam göbeğinde yer alıyor. Özellikle Barbarosse diye adlandırılan kapalı alanda küçük tekne turu Haçlıların Tunuslulara yaptıkları zulmü ve Osmanlı Askerlerinin onları kurtarmasını mükkemmel bir şekilde gözler önüne seriyor. Bir Türk olarak başka bir kıtada mehter marşını duyup ülkenizden övgüyle söz edilmesi ve bunu gelen tüm turistlere sergilemeleri gurur veriyor. Haliyle bu sergilekleri vefa örneği, Osmanlı’nın onların kalbinde kurduğu tahtın sembolü.

Sidi Bou Said

Öyle bir yer düşünün masmavi bir deniz, tamamı beyaz, sadece kapı ve pencereleri mavi olan ve insana huzur veren iki katlı evler işte burası Sidi Bou Said. Turistik küçücük bir kasabada Cafe de Nattes’in Kahvesi ve tarihi mekanı, Cafe De Delices’in manzarası yukarıdaki fotoğrafın çekildiği mükemmel manzarası bu kasabada mutlaka görülmesi gereken yerlerden.

Önemli:

–          Pazarlık bu ülkenin olmazsa olmazı, Teklif edilen rakamın inanın onda birine istediğinizi alabilirsiniz. Yeter ki sabırlı olun ve gerekirse dükkânı terk edin, o yanınıza gelecektir.

–          Ülkede taksimetre havaalanı haricinde açıktır. Taksi aşırı ucuz olduğundan tüm şehri taksi ile dolaşmanızı tavsiye ederim.

–          Şehirler arası terminalde aldığınız bilette numaraların bulunmaması araçların yaklaşık on beş dakika hareket etmeleri ve itiş kakış sonucu darp izleriyle otobüse binmeniz gayet doğal. Tavsiyem pazarlık yaparak özel araçlarla şehirlerarası gezmeniz.

–          Tam bir Polis devleti. Herhangi bir yerli canınızı sıkmaya kalkarsa polise gideceğinizi söyleyin. Herkes polisten çok korkar.

–          Ülkede yerel para çıkışı yasak. Yani Türkiye’ye Tunus Dinarı getirmeniz imkansız. Onun için alışveriş veya dövizle paranızı çevirin aksi halde el koyabilirler.

 

 

Malezya

 

Yedi buçuk saatlik uçak yolculuğumuzun sonuna yaklaşırken Güneşte Malezya semalarında bulutların arasından sıyrılmaya çalışıyor yarı aydınlık yarı karanlık kızıla yakın bir gökyüzünden Malezya topraklarına iniş yapıyorduk.

Uçağımız Bir buçuk milyon nüfuslu Federal başkent Kualalunpur’un görkemli havaalanına iniş yaptığında karlarla kaplı Almaata’dan bir gecede bir mevsim bekleyipte ancak ulaşabileceğimiz zamana ulaşmıştık. Bir gün önce yolculuk hazırlıklarını yaparken arkadaşlarla Şubatın o soğuğunda yarın yaz geliyor esprilerini hatırlıyorum. Uçağın kapısına yaklaştığımızda yüzümüze vuran nemli ve sıcak hava bizi sanki bir saunada olduğumuz hissine kaptırıyordu.

Bu şirin ülke Türkiyeden gelenler için vizesiz üç ay kalma imkanı sunuyor. Pasaport işlemlerimizi yaparken dikkatimizi ilk çeken unsur bayan polislerdi. Pasaport işlemlerini yapan bayan polislerden başlamak üzere ülkeyi gezerken gördüğümüz çoğu bayan polislerde şapkasının altındaki başörtüsü hiç alışık olmadığımız değişik bir görüntü oluşturuyordu. Havaalanı dışında da farklı bir görüntü yoktu. Müslüman Malaylar için tesettür o kadar yaygın ki dışarıda gezerken ilköğretime giden çoğu çocukta bile bunu görebiliyorsunuz.

Havaalanından dışarı çıktığımızda derecenin yirmi beşleri gösterdiği tropikal bölgede sıcaklığın görünenden çok fazla olduğunu iliklerinize kadar terleyerek hissediyorsunuz. Malezya’da kaldığımız sürede hava genelde kapalıda olsa yer yer güneş bulutlardan yüzünü sıyırdığında yeşilin her tonunu görebileceğiniz bu ülkede göz zevkinizin doruğunu yakalayabiliyorsunuz.

Bir zamanlar İngiliz sömürgesi olan bu ülkede trafikte soldan akıyor. Üç er şeritli yolda Havaalanından Başkent Kualalunpara gidişimiz yaklaşık 1 saat kadar sürmesine rağmen yol boyunca izlemeye doyamadığımız yemyeşil tabiat zamanın nasıl geçtiğini fark ettirmedi bile, ülkenin  % 70’ini kaplayan tropikal ormanların olduğunu öğreniyoruz. Ormanlardaki mevcut 15.000 tür bitkinin 6000 türünü çeşitli ağaç cinslerinin meydana getirdiği. Bu ağaçlardan bazıları 45 m yüksekliğe kadar büyüyebildiği ve Bambu gibi kerestesi makbul ağaçlar ve kauçuk ağaçları ve daha 800’ü aşkın tür orkide yetiştiği diğer öğrendiklerimiz arasında idi.

Bir saatlik yolun sonunda Peşi sıra birbiri ardına sıralanmış yüksek binaların bizi karşılamasından Kuala Lunpura geldiğimizi anladık. Temiz ve bakımlı caddeler, kornadan uzak sakin ve sabırlı insanların olduğu trafikte insanı çok yormuyordu. Uzunca süre trafikte yol almamıza rağmen yol boyunca bir korna sesi bile duyduğumu hatırlamıyorum.

452 metre uzunluğunda 82 kattan oluşan Petronas Şirketine ait İkiz kuleler dünyanın en büyük binaları arasında sayılıyor ve Malezyanın en önemli sembolleri arasında yer alıyor.

Ülke neredeyse bir ada olduğu halde ülkenin en büyük şehri Kuala Lunpur nedense kıyıya uzak bir noktada. Denizden ne kadar uzakta olsa başkent fazlasıyla nemden istifade etmiş. Tatil planlarınızı yaparken açık hava gezilerini öğleden sonralara koymaya özen gösterin çünkü gündüz hava çok sıcak. İngilizce biliyorsanız fazla sıkıntı çekmeden dolaşabileceğiniz bir ülke Malayca resmi dil olmasına rağmen Malezya nüfusunun neredeyse tamamı İngilizce biliyor.

1957 yılında bağımsızlığını kazanan Malezya, Güneydoğu Asya‘da yer alan bir ülke. Bir zamanlar Malezya Federasyonu’nun 11 devletinin içinde yer alan Singapur, 1965 yılında federasyondan ayrılmış. Şu anda ekonomisi çok gelişmiş bir ülke olarak varlığını devam ettiriyor. Güneyde bulunan Singapurdan başka Malezyanın Kuzeyde bulunan komşuları ise Tayland, ve Endonezya. Ayrıca batıdan Andaman Denizi, doğudan Güney Çin Denizi‘ne kıyısı var.

Federal Parlamenter Monarşi ile yönetilen Malezya’nın nüfusu yirmi üç milyon, kişi başına düşen gelir ise dokuz bin dolar civarında. Para birimi ringi, dört ringi aşağı yukarı bir dolar civarında yapıyor. Bütçe fazlası veren Malezya Güneydoğu Asya ülkeleri içerisinde yıllık kalkınma oranı en fazla olan ülkelerden biri, ekonomik açıdan kendi kendine yeterli olan Malezya’da Enflasyonu düşük, güçlü bir sermaye yatırımına sahip ekonomisi, sürekli gelişme içerisinde.

Halkın 55% i Malay, 30% u Çinli, 10%’u Hintliler oluşturuyor. Hint, Çin Malay halkının oluşturduğu bu ülkede devlet yönetimi ve memuriyet Malayların, ticaret ise Çinlilerin elinde. Hint kökenliler ise genellikle ara işlerde çalışıyorlar.

On üç eyalette dokuz sultan bulunan Malezya’da sırayla sultanlar beşer yıllığına kral oluyor. Burada krallık sadece sembolik.

İslami etki fazlasıyla hissedilse de Malezya sahip olduğu etnik gruplar ve kültürler kadar din bakımından da bütün bir ülke değil. En önemli din halkın yarıdan fazlasının inandığı Müslümanlık olmakla birlikte ikinci büyük din Budizm‘dir. 2000 yılında yapılan sayıma göre; İslam: 55.4%,Budizm: 25.2%, Hıristiyanlık: 10.1%, Hindu: 6.3%,Konfüçyüsçülük/Taoizm/Çin dinleri: 2.6% da bulunmakta.

Malezya’da demokratik ülkelerde bulunmayan bir özellik dikkati çekiyor. Bu ülkede kendi içinde bir nevi kast sistemi bulunuyor. Malaylardan oluşan birinci sınıf vatandaş anlamına gelen Bumiputra‘lar vergi ödemez, üniversite’ye sınavsız girer. Kendi ülkesindeki diğer milletlerden her yönüyle üstün bulunuyorlar.

 Camiler oldukça temiz ve düzenli bir camide özel kıyafetleri bulunan on civarında görevlinin çalıştığını görünce çok şaşırmıştım. Bütçe fazlası veren ülkede kim bilir belki de Malaylar için iş üretiliyordur. Ama ne olursa olsun temizlik ve düzeni konusunda üzerlerine söz yok. Ondan fazla ülkeyi görmüş olmama rağmen hayatımda gördüğüm en güzel şehir diyebilirim Kuala Lunpur için.

Dışarıda dolaşmaya başladıkça iklimi kadar buranın insanını da çok seviyorsunuz. Espirili bir sekilde hatta o kadar sakinler ki bu yönleriyle bazen sizi çileden çıkarabilirler diyor rehberimiz. Ne olursa olsun güler yüzünü eksik etmeyen adeta sinirleri alınmış bu güzel coğrafyanın güleç yüzlü insanları dışarıda gezerken güler yüzlü çehreleriyle size emin bir yerde olduğunuz düşüncesiyle rahatlatıyor.

ülkede genel olarak evde yemek kültürü bulunmuyor. Hemen her büyük yerleşim biriminin yanında Her çeşit yemeği yiyebileceğiniz lokantalar bulunuyor. Havanın sıcak olması da belki bunda etkili. Yemekler aşırı baharatlı olmanın yanında ekmek sevenler içinde zor bir yer. Ekmek bulmak bu ülkede oldukça zor. Her mevsim yağış alan Malezyada buğday yetişmediği için  yiyebilirseniz yemeğinizin yanında yağsız tuzsuz pilav katık olarak gelir. Etten ziyade sebzenin ağırlıklı olduğu yemek kültürü alışık olmayanlar için oldukça zor özellikle Türk ve Kazak kültüründe yemek yemeye alışmışlar için burada sıkıntı çekileceği kesin.

Malezya’da Helal gıda üzerinde çok duruluyor, bu konuda çokta hassaslar. Belki abartılı gelebilir ama ben suyun üzerinde bile Helal damgasını gördüm. Bu meseleyi çok ciddi takip eden kurulun onayı olmadan her halde bu ülkede Müslümanlara su bile satamazsınız.

Uzak doğu renk çeşitliliği ile gerçekten görülmesi gereken bir coğrafya. Gidilecek ülke özellikle Malezya gibi ekvatora yakın tropikal bir yerse ve bizi karşılayan dostlarımız gibi ben burada ne yaparım endişesini kaldıracak karşılama, gezdirme görevini üzerine alırsa doyamayacağınız anılarınızı hafızalarınızda bırakır. Diğer gezilerde görüşmek üzere…

Hadi İstek

 

Endonezya – I

 
 

Ülke: Endonezya
Şehir: Jakarta, Banda Aceh
Semt/Belde/Köy vb: Sumatra, Java Adaları

 

 

THY nin jakarta uçağı ile önce Singapur’a oradan da Endonezya’nın başkenti Jakarta’ya uçuyoruz. Yaklaşık 13 saat süren bir uçuş sonrası ülkemizle 4 saat farkı olan dünyanın en kalabalık müslüman ülkesine varıyoruz. 240 milyon insan yaşıyor bu adalar ülkesinde resmi verilere göre.Ama gayri resmi rakamlar 270 milyonlara tırmanıyormuş.

Toplam 13 kişilik ticari heyet için yaklaşık 1 haftalık bir program ayarlanmış. Araları geziler serpiştirilmiş. herkeste bir heyecan ve merak…13 milyonlu Jakarta’nın  ilk dikkat çeken özelliği diğer Asya ülkelerinden farksız olarak yoğun motosiklet kullanımı. Trafik ise sanırım dünyanın en kötü trafiği. 10 km lik bir mesafeyi ortalama 2 saatte alıyoruz. 2011 mart ayında cumhurbaşkanımızın yapacağı resmi ziyaret sonrası vizelerin tamamen kaldırılması beklemiyor. Biz vizeyi Jakarta havaalanında 5 dk da aldık. Jakarta’nın da içinde bulunduğu adanın adı Java. Java’dan sonra ise tsunaminin 2004 vurduğu Sumatra adasının en ucunda yer alan Aceh’in merkezi Bande Aceh’e geçiyoruz.

Dünyada Türklerin bu kadar sevildiği bir ülke daha var mı bilmiyorum. Orda olduğumuz süre boyunca hep sevgi ve saygı gördük. Rüşvetin vakayı adiyeden sayıldığı bu ülkede, Jakarta’da fazla zaman geçirmemek en mantıklısı. Çünkü adam gibi gezip dolaşacağınız tek bir caddesi yok. Gelir dağılımı arasında kocaman uçurumların olduğu bu ülke inanılmaz pis ve bakımsız. Her yıl ortalama 50 milyar dolar bütçe fazlası veren Endonezya, bu parayı altyapısına neden harcamıyor çok garipsedik.

Ticaretin %70 i Çinlilerin elinde. Dünyanın en kaliteli kahvesi burada üretiliyormuş. Buraya has ağaçlardan üretilen mobilyalar diğer ilgi çeken bir sektör. İnşaat ve maden konularında ise yatırımcıya ihtiyaç duyuyorlar.

Endonezya parası oldukça değersiz. Paramız onlarınkinden yaklaşık 5 kat daha değerli. Buna rağmen çokta ucuz sayılmayacak bir ülke. Akaryakıt ucuz.

jakarta ile Bande Aceh arası 2,5 saatlik bir uçak yolculuğu. Çok sevimli ve yaşanası bir yer Aceh. Osmanlı Sultanı 2. Selim’in Aceh sultanının talebi doğrultusunda Aceh’i Portekiz istilasından kurtaran Osmanlı askerlerinin yattığı şehitliği görmek gözlerimizi yaşarttı. Küçük bir müze bile yaptırmış bir Türk derneği. Gelin görün ki tavandan su alan, dış kapısı çürüyen bir halde yüreğimiz burkuldu. Kalan Osmanlı askeri oradan evlenmiş ve günümüzde orada bir Türk köyü olarak adlandırılan bir köy oluşmuş. Dedelerinin Türk olduğunu söyleyen onlarca Aceh’li ile tanıştık.

Tsunaminin izleri halen görülüyor. Tsunamiye kadar iç çatışmaların yoğun olarak yaşandığı Aceh, Tsunami sonrasında ülkeye akan yaklaşık 7 milyar doların bir kısmını militanları dağdan indirmek için harcamış. Her birine ciddi paralar vermiş. Şu an terör bitmiş durumda. Tsunaminin yaklaşık 400 bin can aldığı söyleniyor. Çürüyen cesetleri toplu mezarlara gömmüşler. Kızılay ve birtakım yardım kuruluşlarının yaptırdığı konutların büyük kısmı boş. Okyanus suları 5 km içeriye girmişler ve onlarca metre yükselen sular 3500 ton ağırlığında bir gemiyi Aceh’in tam 5 km içine getirip bırakmış. Sular çekilince de gemi orda kaldı tabi…

Safari turu, Pasifik te muhteşem okyanus keyfi, hayatımda yediğim en leziz balıklar aklımda kalan diğer detaylar. Türk girişimcilerin 2 si Aceh’te olmak üzere Endonezya’da Toplam 7 okul yaptırdıklarını, bunların bir kısmını Endonezlerle işlettiklerini öğreniyoruz. 2 okul ziyeret ediyoruz. Türk bayrağı ve Atatürk posteri hemen girişte karşılıyor bizi. Endonez kızların okuduğu Türkçe şarkı ve şiirlerle gururlanıyoruz.

Endonez halkı asla yaşını göstermiyor. 30 yaşında olduğunu tahmin ettiğiniz bir kadın ya da erkek 50 yaşında olabiliyor mesela. Ekmek yemiyorlar. oldukça fit ve sağlıklı görünüyorlar. Rahat ve tembeller. Bizler gibi tezcanlı değiller.

Zaman zaman bastıran inanılmaz yağmur en az yarım saat sürüyor. Havanın her daim 30-35 C olduğu bu ülkenin insanları Türk lokumuna bayıldılar. Değişik bir deneyimdi. Memnun kaldım.Farklılık arayanlara tavsiye derim dostlar… 

 

Hadi İstek

Mevlana’nın Övgüyle Bahsettiği İnsan

 
 
Anadoluya doğru yola çıkanlardan biri Ebul Hasan El Harakani Hazretleri. Mevlana ondan övgüyle bahseder. 1033 yılında Karstaki Yahniler dağında düşmana karşı savaşırken şehit düşer.

Kanatlanıp pervaz etmeyi, yükselip gökler ötesi alemlere varmayı kim istemez ki? Gönül Hayatında ‘tevhide ulaşmayı ve ruhani zevklere gömülüp gitmeyi kim arzulamaz ki? Duygu ve düşüncede saflaşıp özüne ermeyi, insani melekelerini geliştirip rabbanileşmeyi kim düşünmez ki? Elbette bunlar dünyaya geliş amacını bilen herkesin hayalidir. Ama herkes böyle olmayı başaramıyor. Çünkü; cismani zevklerden sıyrılıp behimi arzulara başkaldırmak, binbir kötü duygulardan geçerken bedeni hazlara “Evet” dememek, bir çocuk gibi şu dünyanın çamuruna batmamak kolay olmuyor. Evet… İnsanın yürüdüğü yolda veya yolun sonunda “Esfele-i safilin” de var, “Âlâ-yı illiyyîn” de var, şeytanı şeytanlıkta geri bırakmak da. Tıpkı Efendimizin (sas) sevgisi ile kalbi dopdolu olan Ebul Hasan El Harakani Hazretleri gibi. O meleklerin ulaşamadığı ufuklara ulaşanlardan. O sadece Peygamberimizin izini takip ederek insanlığa iyiliği tavsiye edip kötülükten men etmek için Horasandan hicret edenlerden biri.

 
Ebul Hasan El Harakani Hazretleri… O Selçukluların Anadoluya girişini kolaylaştırmak için yola koyulanlardan biri. 1033 yılında Karsta bulunan Yahniler dağında düşmana karşı savaşırken şehit düşüyor. Harakani Hazretleri öyle bir hayat yaşadı ki, ölümünden sonra gelen Mevlânâ Celaleddin-i Rumi Hazretleri gibi birçok zat kendisinden övgüyle bahseder. Hatta asrın müellifi, Ebul Hasan El Harakani Hazretlerini, ölmelerine rağmen halen yeryüzünde tasarrufu devam eden beş büyük zattan biri olarak ifade eder. Çünkü; O daha dünyada iken ahireti görmeyi başardı. İnsanların imanlarının kurtuluşuna hizmet etmeyi varlığının gayesi olarak gördü. Birçok ulema gelip geçmiştir şu hayattan ama en önemli beş büyük zattan sayılmasına rağmen Harakani Hazretleri çok az kişi tarafından biliniyor.
 
Mevlânâ Celaleddin-i Rumi ve Bediüzzaman Said Nursi kaynaklarında ve sohbetlerinde Hasan Harakaniden övgüyle bahsediyorlar. Ebul Hasan Harakani evliyanın büyüklerinden, insanları hakka davet eden ve kendilerine Silsile-i Aliyye adı verilen büyük alim ve velilerin altıncısıdır. Zamanın hükümdarı Sultan Mahmud-i Gaznevi, onun sohbetinde bulundu. Hatta Ebul Hasan Harakaninin ona bir de hırkasını hediye ettiği bizlere rivayet ediliyor. 963 ile 1033 yılları arasında yaşayan Ebul Hasan Harakani Hazretlerinin asıl ismi Ali b. Ahmet b. Caferdir. Mevlânâ Mesnevisinde ise “Ebul Hüseyn” diye geçer. Prof. Dr. Reynold Nicholson, Mevlânânın Mesnevisine yazmış olduğu şerhte şunlara dikkat çekiyor: “Mevlânâ Celaleddin-i Rumi şiirlerinde her ne zaman “Şeyh-i Din” kavramını kullanırsa bundan amacı Şeyh Ebul Hasan Harakani olmuştur.” Yine Mevlânâ birçok sohbetinde “Bizim söylediklerimiz Ebul Hasan Harakaniden aldıklarımızdan başka bir şey değildir.” diye belirtiyor.
 
Ebul Hasan Harakaninin tasavvufi anlayışında muazzam bir insan sevgisi hakimdir. İnsanlara hizmeti kendi varlığının gayesi olarak kabul etmiştir. “Allahım; Keşke ben ölseydim de, başkaları ölümü tatmasaydı” veya “Keşke bütün yaratılmışların cezasını bana çektirseydiler de, onlar cehenneme gitmeseydiler” sözleri bunun en açık örnekleridir. Hasan Harakani mükemmel bir ruh inceliğine sahipti; “Allahım gariplerin benim tekkemde ölmelerine müsaade etme. Zira Ebul Hasanın tekkesinde bir garip öldü derlerse, ben o garibin ölümüne tahammül edecek güce sahip değilim” şeklinde Allaha yalvarıyor. Ebul Hasan Harakani Hazretlerinin irfani açıklamalarını oluşturan “Nurul Ulum isimli eseridir. Bu yazma tek nüsha halinde Britanya Müzesi kütüphanesinde bulunuyor. İlk olarak 1914 yılında İngilizce olarak Prof. Dr. Reynold Alleyne Nicholsonun “The Mystics of İslam” isimli eserinde bir bölümünü tercüme ederek kitabının 5. bölümü olan “Veliler ve kerametler” kısmında yayınlanmıştır. Yine Rus tarihçisi Vasiliy Vladimiroviç Bartoldsda bu eseri, 1929da Rusça ‘İran adlı dergide yayınlamıştır.

Harakani Hazretlerinden çağımıza bir ders

Ebu Hasan Harakani, çağdaş olduğu Ebul Hasan Kureyşi, Ebul Abbas Kassab, Ebu Said, El-Miheni gibi mutasavvıflarla, Gazne Hükümdarı Sultan Mahmud gibi devlet ricaliyle, İbni Sina gibi felsefe ve tıp otoriteleriyle görüştü. Sultan Alparslanın Karsı fethinden (1064) 32 yıl ve Hoca Ahmed Yeseviden yaklaşık bir asır önce Anadoluya müridleriyle gelen Ebul Hasan Harakani, Anadolunun manevi fütuhatının Alperenlik ruhuyla ilk tohumlarını atmış ve ondan sonra Anadoluya gelen Ahmed Yesevinin müridleri Doğuda bu tohumları yeşertmiş ve Anadolu içlerine ilerleyerek buralara yeni tohumlar serpmişlerdir. Ebul Hasan Harakani 1033 yılında Karsta Yahniler dağında şehit düşüyor. Hicri 421-429 yılları arasındaki Kars muharebelerine müridleriyle birlikte katılan Ebul Hasan Harakani, sağ bacağından ve sol omuzundan yara alarak kan kaybından şehadete ulaşıyor. Ebul Hasanın Kars şehrinde türbesinin bulunması, türbedeki kitabenin kendisinden bahsetmesi onun burada şehit düştüğünü ıspatlıyor. Evliya Çelebi seyahatnamesinde 1579da 3. Muradın Lala Mustafa Paşayı İrandan gelebilecek saldırılara karşı Kars Kalesini inşa için gönderdiğinde, Ebul Hasan Harakaninin de türbesinin yeniden inşa edildiği belirtiliyor.

 
“Şu iki kişinin çıkardıkları fitneyi, şeytan bile çıkaramaz: Dünya hırsına sahip alim ve ilimden yoksun sofi” diyerek asrımıza bir ders veren Hasan Harakani, “Nimetlerin en iyisi çalışarak kazanılandır.” demekle de 10. asır öncesinden çalışmanın ve helal lokma yemenin önemini vurguluyor. Meleklerden daha üst mertebeyi kazanmış bu büyük zatların himmeti bitmez, bu dünyadan göçseler bile. Çünkü onlar bu dünyada iken de ahireti görmeyi başarmışlardı. O veya onlar Allah ve Resulünün sevgisini bütün dünyaya yaymaya çalıştılar, sevgi dolu ve aydınlık bir dünya için. Her Müslüman da tıpkı onlar gibi barışın ve huzurun teminatı olmalıdır..
 
 
Orhan Karakaş

Ani’de Bir Tarih Anı…

 
 
 
 
Birçok değişik kültürü bağrında taşıyan Anadolu adeta bir tarih kitabı. Ama ne yazık ki bize miras olarak kalan tarihi değerleri ve yapıları gereği gibi muhafaza edemiyoruz
 
Bir anıt bazen bir tarihin doğuş yeri olduğu gibi bazen de bir medeniyetin yokoluş izlerini taşıyabiliyor. Bunlardan birisi de Kars–Ermenistan sınırındaki “Ani” ören şehri.
Ani ören şehrinin kuruluşu milattan önce 130’lu yıllara dayanıyor. İlk sakinleri Asya kökenli Kamsenakarlar. Ani’deki asıl yerleşim ise M.S. 770’li yıllarda bölgedeki en büyük Ermeni Beyliği olan Bagrati Ermenileri tarafından başlatılmış ve Ani Ermenilere uzun yıllar başkentik yapmış. Ermenilerin buradaki yaşamları 1064 yılında Sultan Alparslan’ın Ani’yi fethiyle son bulmuş.1995 yılında Kültür Bakanlığı tarafından restorasyon çalışması başlatılan ancak yarım kalan Ani harabelerine özellikle Ermenilerin ilgi göstermesi dikkat çekici. Amerika ve Uzakdoğu ülkeleri ile İsrailli ziyaretçileri de var Ani’nin.

Ani harabelerinin Ermenistan ile sıfır sınır olması buraya ayrı bir önem kazandırıyor. Eğer bir gün yolunuz düşerse Ermenistan’a ait nöbetçi kulelerini ve karakollarını görebilirsiniz. Diğer bir önemli özelliği de tüm milletlerin varlığının Ani şehrinde hissedilmesi. Yedi adet giriş kapısı bulunan Ani kentinin bu günkü dış surları M.S 987—997 yılları arasında 2. Sembat tarafından yaptırılmış. Daha sonra Şeddatlılar düzlükte kalan kısımları Selçuklu motifleri ile süslü bir sur ile takviye etmişler.

Timur idaresine geçen Ani, eyalet merkezi olmuş, Moğol istilasında büyük tahribat görmüş. Kimi kaynaklara göre; 1124’te Gürcüler, 1226’da da Harzemşahlar Ani’yi bir süre kullanmış. Diğer bir söylentiye göre ise, 1219 yılında deprem sonucu yıkılmış. Ancak bu tarihten sonraya ait yaşam belirtileri bu söylentiyi doğrulamıyor. Amerika’da yapılan tarihi eser dalındaki bir araştırmada Kars’ta bulunan İpek Yolu’nun da geçtiği Ani harabeleri dünyada 51. sırada yer alarak 250 milyon dolar ödül aldı.

Ani’de önemli yapıtlar arasında; Ebul Muemmeran Camii, Selçuklu Sarayı, Kemserekanlı Kilisesi, Şirli Kilisesi, Genç Kızlar Kilisesi, Kız Kulesi, Mikdat Türbesi, Keçel Kilise, Abughamrent Gregor Kilisesi, Fethiye Camii, Senato Binası, Kervansaray Kilisesi, Selçuklu Hamamı, Menuçehr Camii, surlar ve kapılar bulunuyor. Turizm açısından önemli bir potansiyeli bulunan Ani şehri şu anda yanlızlığa terkedilmiş durumda.

Yasak bölge

Zamanında yeterince korunmayan Ani harabeleri define bulmak umuduyla delik deşik edilmiş. Bugün ise ziyaret edebilmek için bir kaç kurumdan izin almak gerekiyor.

 
Ani harabelerinin bir başka özelliği ise, 1071 yılında henüz Malazgirt Zaferi kazanılmadan önce Türklerin 1064 yılında buradan Anadolu’ya girmeleri. 1064 yılında Sultan Alparslan’ın Ani kentini fethederek Anadolu’nun kapılarının açıldığını belirten Karslılar, Malazgirt’e verilen unvanın Kars’a verilmesini istiyorlar.Bir kültürler ve milletler resm—i geçidini görmüş olan Ani’de ilginçlikler ve güzellikler oldukça fazla. Burayı gelip görmek herşeye değer…

 
 
Orhan Karakaş