Ana Sayfa arrow Haberler arrow Dünyada ve Türkiyede Kayıplar
Newsflash

Edebiyatiklimi.com Edebiyat dünyasına hoşgeldiniz. Yeni çıkan haberlerden haberdar olmak istiyorsanız sitemize ücretsiz üye olabilirsiniz.

 

 

 

 

 

 

 

 

Dünyada ve Türkiyede Kayıplar Yazdır E-posta
Üye Oylaması: / 3
Kötüİyi 

Ragıp Zarakolu

 

Dünyada “Kayıplar" olayının sistematik olarak başlatılması, aynı "soykırım" olayı gibi, Nazi dönemine denk düşer. ÜnlüImage "Sis ve Gece" kararnamesi ile direnişçi özellikleri nedeniyle istenmeyen, hoşlanılmayan kişiler, esrarengiz bir biçimde gözaltına alınıyor, ya da kaçırılıyor, sonra bu insanlar bir sır olup, kaybolup gidiyorlardı. Nazilere göre, bu yöntem, açık infazlardan, idamlardan çok daha etkili ve caydırıcı oluyordu. İdam ve infazlar bir yandan insanları bir sure için sindirse bile, büyük bir isyan duygusunun yaygınlaşmasına da neden oluyordu. Oysa kayıp olaylarının yarattığı psikolojik yıkım çok daha etkili oluyordu.Ancak bizim coğrafyamız bu tür uygulamalara daha önceden tanık olmuştu.

Ermeni Soykırımının, dünyanın ilk soykırımı olarak nitelenmesi gibi, kayıplar olayı bakımından da, 1915 yılı coğrafyamızda bir başlangıç noktası oldu. Bu bakımdan 24 Nisan 1915 tarihinde yürütülen bir operasyonla toplu olarak gözaltına alınan Ermeni yazarlarından bir daha asla haber alınamadığı gibi, bugün mezarlarının nerede olduğu da bilinmiyor. 200 kişilik bir grupla hükümet darbesi yapan, sonra Osmanlı Türkiye’sini bir komplo ile Alman emperyalizminin kuyruğunda savaşa sürükleyen İttihatçılar, Ahmet Samim ve Zeki Bey gibi gazetecilere suikastlar düzenleyerek, bu alanda da öncülük yapmışlardı.

Coğrafyamızda ilk kayıp örnekleri olan Ermeni yazarlarının adlarını anarak, “Bir Daha Asla” demek istiyorum. Bu yazarların adlarının yanlarında, kaç yaşında “kaybedildikleri” de yer almaktadır: Rupen Zartaryan (41), Siamento (37), Yervant Sırmakeşliyan (45), Krikor Zohrab (64, Hukuk Profesörü, Milletvekili ve yazar), Armen Darian (23), Rupen Sevag (30, şair, aynı zamanda Balkan Savaşı Gazisi), Levon Laents (33) , Daniel Varujan (31), Erukhan (45), Tılgadints (55)…

Yazarlara yönelik kaçırma ve katletme edimlerinin daha sonraki edimlerine örnek olarak, 1922 yılında gazeteci Ali Kemal’in linç edilmesini ve 1948 yılında kaybedildikten sonra cesedi ancak bir yıl sonra bulunan büyük yazarımız Sebahattin Ali olayını örnek olarak gösterebiliriz. 

1937–38 Dersim jenosidi, yığınsal kaybetme olaylarının en önemli örnekleri arasındadır. 1943 yılında yaşanan 33 kurşun olayı, yani Van’ın Özalp ilçesinde 33 Kürt yurttaşın yargısız infazı,  bir başka toplu kaybetme olayı örneğidir. 

1974 Kıbrıs harekâtından sonra, Kıbrıslı savaş esirlerinin kaybedilmesi olayı yaşandı. 1971 ve 1980 askeri darbeleri ve bunları izleyen yıllarda kayıp olaylarında büyük bir tırmanış yaşandı.

1995 yılında kaybedilen Hasan Ocak ve Rıdvan Karakoç’un cesetlerinin bulunmasından sonra başlayan Cumartesi Anneleri eylemliliği ile ilk kez katıp olaylarına karşı örgütlü bir direniş başlatıldı. Bu kayıp olaylarının gerilemesine neden oldu. Ancak, 2001 yılında iki HADEP yöneticisinin, Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz’in kaybedilmeleri, Kayıplar olayının gündemden kalkmadığını gösterdi. 2005 yılından itibaren ise, artık toplu mezarların bulunması aşamasına gelindi.  

Berlin'den Karadeniz'e

Aslında, modern tarihte bu yöntemin kullanıldığı ilk örneklere, 1. Dünya Savaşı sonrası günlerde tanık olduk. Daha sonra Nazi Almanya’sının çekirdeğini oluşturacak olan devlet onaylı faşist çetelerin kaybettiği ilk kişiler arasında, unlu Alman devrimcisi Roba Luxemburg ve Karl Liebknecht de vardı. 15 Ocak 1919 günü Berlin'de "kaybedilen" Rosa Luxemburg'un cesedi, 4 ay sonra bir kanalda bulunacaktı. Ölümden sonra yapılan soruşturmalar ise geçiştirilip, konu ört bas edilecekti.


Aradan 40 yıl geçmesinden sonra, olayın faillerinden biri olan Yüzbaşı Waldemar Pabst, ilginç açıklamalarda bulunacaktı. Ona göre bu ikili "tehlikeli" kişilerdi ve haklarında bir delil olmamasına karsın öldürülmeleri gerekiyordu. Ama farklı olum biçimleri seçilmişti: Hazırlanan plana göre, Liebknecht "kaçarken" vurulacaktı. Çünkü son tahlilde o bir almandı. Rosa ise, "öfkeli" bir güruh tarafından öldürülecekti. Çünkü o, bir kadındı, bir yahudiydi, ona bir "linç" uygun düşerdi ancak. 1962 yılında Alman hükümetinin yaptığı resmi açıklamada ise, ikilinin öldürülmesi, "sıkıyönetim çerçevesinde gerçekleştirilen bir infaz" olarak nitelendirildi.

Gözaltında kayıplar ve infazlar, aslında egemenlerin istediklerinin tam tersi sonuçlara da yol açabilir. Kurbanlar belki "beyaz olumun" sessizliği ve sisi içinde kaybolup gidebilirler, ama bazen de Rosa gibi arkalarında sonsuzluğa dek kanayacak, kapanmaz yaralar bırakırlar. İnsanlığın vicdani onların unutulmasına izin vermez. Kurban edilmek istenenler olumsuzluğu yakalarlar.


"Beyaz Olumun" gölgesi, cellâtların peşini asla bırakmaz. baslarına beyaz çatılar bağlamış olan Arjantin'in "Mayıs Alanı Anaları”nın kavgası, bugün o donemin sorumlularının tutuklanmasını getirmiştir ardından. Sili'nin zalim diktatörü, paçayı, "yaslılık ve bunaklık" özürleri ardına sığınarak kurtarmıştır. Ama hiç olmazsa, insanlığa karşı islenen suçlardan sonra kendini tutuklanmış olarak bulabilmiştir.


On yıllar boyunca mezarı kayıp olarak kalan Latin Amerikalı büyük devrimci Ernest CHP Guevara'nin cesedi, geçtiğimiz yıllarda, bir milyonu aşkın insanin katılımı ile düzenlenen törenle toprağa verildi.

On binlerce insan, her yıl Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht'i anmak için Berlin'de biraya geliyor. Berlin'deki bu ilk "tipik" yargısız infaz ve kaybetme olayından iki yıl sonra bizim coğrafyamızdaki bir ilk örneğe tanık olundu. Tarih 28–
29 Ocak 1921 idi, yer ise Trabzon açıkları... Türkiye sosyalist hareketinin öncülerinden olan Mustafa Suphi ve 15 arkadaşı kaçırılarak, Karadeniz'in dalgaları arasında "kaybedildiler". 1915 yılında bölgede yaşayan halkları "kaybetmek" üzere seferber edilen, "özel örgüt" elemanları, bu kez onları hedef almıştı. Ama su testisi suyolunda kırılıp hesabi, bu katillerde daha sonra, iç kavgalar nedeniyle infaz edileceklerdi.

Latin Amerika’nın kesik damarları


1954 yılında, bir Latin Amerika ülkesi olan Guatemala'da CIA tarafından örgütlenen bir darbeden sonra, çok yaygın kayıp ve infaz olaylarına tanık olundu. Bu kıtanın tanık olduğu "kirli savasın" ilk sistematik uygulaması idi.

Guatemala'da kirli savasın kurbanları on yıllar boyunca, onbinleri buldu. 1970'lerle birlikte Latin Amerika'da "ulusal güvenlik doktrini" çerçevesinde davranan askeri cunta yönetimleri altında, "kayıplar" ve "yargısız infaz" olayı, günlük hayatin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Yasayan toplumun bir bolumu "düşman" olarak tanımlandı. Ve bu "iç düşman”a karsı, her turlu yöntem mubah sayıldı.


Buna karşılık, "kayıp aileleri" de kendi aralarında örgütlenerek, Mayıs Alanı Anneleri örneğinde olduğu gibi, kaybolan evlatlarına ve yakınlarına sahip çıkıp, hesap sormaya başladılar. Toplu mezarları açığa çıkarıp, işkence merkezlerinin, başkanlık saraylarının önlerinde gösteriler yaptılar.  Buenos Aires bölgesi komutanı General Iberico Saint-Jean, açık açık şöyle diyordu: "Önce yıkıcıları yok edeceğiz, sonra işbirlikçilerini, sonra sempatizanlarını, sonra kayıtsız kalanları, sonra zaaf içinde olanları"...


Generaller ülkenin her yanına yayılan 340 gizli temerküz kampından oluşan bir ağ kurdular. 30 bin dolayında insan geçti bu kamplardan ve kimse onları bir daha görmedi. Evlerinden, okullarından, işyerlerinden kaçırılan insanlar toplumun her kesimindendi: sendikacılar, öğrenciler, aydınlardan ortaokul öğrencilerine, hatta bebelere kadar. Bunların yüzde 30'u kadındı ve yüzde üçü ise kaçırıldıkları sırada hamileydi.


1973–77 yılları arasında, sadece belgelenene en az 7000 kişi "kaybedildi", 1000 kişi de alenen infaz edildi. Kayıp ailelerinin örgütlenmesi, sonunda kıta boyutuna ulaştı. Latin Amerika Gözaltında kayıp Yakınları Federasyonu, yaptığı bir açıklama şöyle diyordu: "Kayıplar, sadece geçmişe ilişkin değil, tüm zamanları kapsayan bir suçtur. Yitik olan ortaya çıkana kadar, adalet sağlanana kadar, bu tehdit hep kendini yinelemeye devam edecektir."

Kurt coğrafyasında ise, son 15 yılda Kuzey'de yaşanan yaygın kayıp ve infaz olayları yanında, Güney’de, Saddam rejiminin yaşattığı "Ansal" olayına tanık oldu. Bunun dışında Saddam rejimi sırasında, her kesimden kayıp olayları sıkça yaşandı.


Savaşlar ve iç savaşlar, "kayıplar" olayının en üst düzeylere ulaşmasına neden oluyor. Liberya, Somali, Angola, Sudan, Afganistan, Brundi, Irak, Sri Lanka, Bosna, Ruanda bu tip kayıpların en tipik örneklerinin yaşandığı ülkeler.

Kayıplara karsı Uluslararası hukuk

Dünyanın birçok ülkesinde devlet, kendi "yurttaşını" kaybetti. Birileri bilerek ve isteyerek sustu. Adeta devletin örtülü güçlerine bir çeşit suç isleme özgürlüğü, bir çeşit "dokunulmazlık" (immunity) tanindi. Bu ise, tüm toplumun çürümesine neden oldu.
"kayıp" ve "yargısız infaz" olaylarına sistematik bicimde başvuran hükümetlere karsı, uluslararası hukuk, insan hakları belgeleri ve Cenevre savaş hukuku konvansiyonları, her nedense etkin bir bicimde devreye sokulamadı.

Bu konuda farklı bir bilinç yeni oluşuyor, insanlığa karşı islenen bu tur suçlara karşı, yeni uluslararası yargı mekanizmaları oluşturuluyor. Ama bu oluşumlar da, ABD gibi önemli dünya güçlerinin muhalefeti ile karsı karsıya. Ama artik bu tur caniler, kendi ülkeleri yanaşmasa bile, başka ülkelerde yargılanabiliyorlar.

BM Genel Kurulu, 1989 yılında çok önemli, devletler acısından bağlayıcı bir metni kabul etti: "Yasadışı, keyfi ve Acil infazları Etkin Bicimde Önleme ve Engelleme ilkeleri". 1992 yılında ise, "Zorla Kaybedilmiş tüm kişilerin Korunmasına ilişkin Bildirge" benimsendi. Bu bağlamda Latin Amerika devletleri, 1994 yılında çok önemli bir belgeye ortak imza attılar. On yıllar boyunca kayıp ailelerinin ve insan hakları örgütlerinin verdiği mücadele, insanlık vicdaninin ayağa kalkması, kıta devletlerini böyle bir anlaşmayı imzalamaya zorladı:

"Hiç bir devlet zorla kaybetme olayını uygulayamaz, izin verip, hoş göremez. Hükümetler tüm yasadışı, keyfi ve acil infazları kanun ile yasaklayacaklardır."

Sonuç olarak, kayıplar ve yargısız infaz olaylarının geriletilip engellenmesinde, hak ihlallerine uğrayanların ve insan hakları savunucularının kitlesel tepkileri yanında, uluslararası deneyim, kurum ve belgelerden yararlanmayı becermeleri, dayanışma kurmaları da önemli bir rol oynayacaktır.


İnsanların zorla kaybedilmelerine ilişkin Amerika Kıtası Devletlerarası Sözleşmesi (1994)

Madde 1: İşbu sözleşmeye taraf devletler... Olağanüstü hallerde veya bireysel garantilerin askıya alınması hallerinde bile, insanların zorla kaybedilmelerine kalkışmamayı, buna izin vermemeyi veya hosgormemeyi... İnsanların zorla kaybedilmeleri sucunu isleyen veya kalkışanları, suç ortakları ve işbirlikçilerini kendi yargı yetkileri içinde cezalandırmayı... taaahhut eder.


Madde 7: insanların zorla kaybedilmelerine ilişkin ceza davaları ve faile adli olarak yüklenen ceza zaman aşımına tabi olmayacaktır.


Madde 8: Zorla kaybedilmeyi teşvik eden, izin veren veya cesaretlendiren amirin emir ve talimatlarına itaat etmek, bir savunma gerekçesi sayılmayacaktır. Böyle emir alan herkes bu emirlere karşı durma hakkına sahiptir.

Madde 10: Hiç bir durumda, bir savaş durumu, savaş ilanı, iç politika karışıklığı veya herhangi başka olağanüstü bir durum gibi istisnai şartlar, insanların zorla kaybedilmesini mazur gösteremez.


Madde 11: Özgürlüğü âlinmiş herkes, resmen bilinen tutuklama yerinde tutulacak ve ilgili iç hukuk uyarınca gecikmeden yetkili adli makamlara çıkarılacaktır. Taraf devletler tutukluların resmi güncel kayıtlarını kendi iç hukukları çerçevesinde oluşturacak, bu kayıtları akrabalara, hâkimlere, avukatlara, yasal olarak ilgili kişilere verecektir.
 

Günümüzde Durum  

Irak’ta Kürt halkı kitlesel bir kayıp olayı ile bir soykırımla karşı karşıya kaldı. Saddam rejimi, Ansal harekâtı ile 160 bin Kürdü güneydeki çöllere sürerek, kaybetti. Bunu Halepçe’deki zehirli gaz kullanımı izledi. 1990–91 Körfez Savaşı sırasında,  soykırım tehdidinden kaçan 2 milyon Kürt Türkiye sınırlarına yığıldı. 1993 yılında boy gösteren Bosna soykırımını, 1994’deki Raunda Soykırımı izledi. Ve bu kitlesel boyutlara varan kayıp olayları televizyon ekranlarından naklen izlendi.  Ve şu anda dünyanın gözü önünde yeni bir soykırım olayı yaşandı, yaşanıyor.

Sudan’ın güneyinde yaşayan siyahlar, renkleri yanında dinlerinin farklı olması nedeniyle, egemen Arap unsuru tarafından, kıyıma, tecavüze ve talana tabi tutuldu. Bunun için janjaweed denen, bir milis gücü olarak ordu tarafından örgütlenen çete grupları kullanıldı. Bütün benzeri deneyimlerde yaşandığı gibi… 2 milyon insan yerinden yurdundan edildi. 200 bin insan katledildi, köyler yakılıp yıkıldı. Ve bu sürecin devam etmesi tehlikesi, imzalanan barış anlaşmasına karşın hala gündemde… 

Latin Amerika’da artık başka bir evre yaşanıyor, kayıp ve kıyım sorumlularının yargılanması süreci… Öte yandan Afrika kıtasında, savaş ağalarının insanlığa karşı işlediği kıyım ve kaybetme suçlarına yönelik bir uluslararası yargı mekanizması ağır da olsa çalışmaya başlamış durumda. ABD yönetimi ise, insanlığa karşı işlenen suçlarla ilgili olarak oluşturulan uluslar arası yargı mekanizmasının yetkisini reddetmeye devam etmekte. Bunun nedeni ise, gezgin işkence uçakları, hiç bir savaş ve barış hukukuna uyulmayan hapishanelerin varlığının ortaya çıkması ile daha iyi anlaşıldı. 

 
< Önceki   Sonraki >
(C) 2010 Edebiyatiklimi
Midodesign Designed by.