Ana Sayfa arrow Haberler arrow 'Dev aynasının karşısına geçmekle cücelikten kurtulamazsınız'
Newsflash

Edebiyatiklimi.com Edebiyat dünyasına hoşgeldiniz. Yeni çıkan haberlerden haberdar olmak istiyorsanız sitemize ücretsiz üye olabilirsiniz.

 

 

 

 

 

 

 

 

'Dev aynasının karşısına geçmekle cücelikten kurtulamazsınız' Yazdır E-posta
Üye Oylaması: / 0
Kötüİyi 

 Erdem ÖZTOP

Ne zamandır Enis Batur'la bir söyleşi yapmak istiyordum. Geçen Temmuz'dan bu yana belirli dönemlerde yazışarak tamamladık çalışmayı! Söyleşiye geçen dönemde yayımlanan iki kitabı, 'Kütüphane-Bir enisBaşka-Labirent Öyküsü' ve 'Plati-Bir Ada Denemesi' üzerine konuşarak başladık, şiir üzerine birkaç söz söyledikten sonra, konuyu eleştiriler/genel değerlendirmeler üzerine getirdik! Keyifli okumalar...   

- Sevgili Enis Batur, söyleşimizi genel değerlendirmelerinizi almak istediğim sorularla başlayıp, son dönem yayımlananlar olmak üzere, eserlerinizi konuştuktan sonra birkaç soruda da eleştirilere yer vermek istiyorum.        

-Müsaadenizle ben bir teşekkürle başlayacağım; şimdi sanki daha bir ayırdına varıyorum; elime aldığım her YKY (Yapı Kredi Yayınları) kitabı ayrı bir okuma lezzeti/zevki sunuyor! Bunun yaratıcısı/mimarısınız! Böyle bir kültür/sanat külliyatını biz okurlara armağan ettiğiniz için çok teşekkürler!.. Geriye dönüp baktığınızda nasıl bir değerlendirmeye gidiyorsunuz?

Dışarıdan bir göz YKY'nin Enis Batur'lu dönemini nasıl değerlendirir?

- 1978'den beri hayatımı yayıncılık alanında çalışarak kazanıyorum. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık onbeş yıl boyunca işyerim oldu. Ben olmasaydım, yaptığım işi bir başkası yapacaktı.

- Söyleşimizin ikinci kısmı, son dönem yayımlanan iki kitabınız üzerine olacak; 'Kütüphane-Bir Başka-Labirent Öyküsü' ve 'Plati-Bir Ada Denemesi'. İlk kitapla başlayalım; pek çok 'kütüphane' kurup sonrasında onları kaybeden bir okur-yazar olarak biraz bahsedin istiyorum kütüphane ile olan ilişkinizden; geçmişten gelip günümüzde sonlanacak bir serüven olsun tabii...

- Kütüphane, sıkı okuryazarın gözünde Delfoi tapınağıyla birdir, her sorunun karşılığını barındıran kehânetlerle tıkabasa doludur. Buradaki fark, zaman içinde kendi kâhinlerinizi seçme olanağının size verilmiş olmasından kaynaklanır. Önceden, hayatınızın her evresinde karşınıza çıkacak bütün soruları bilemezsiniz; bunun için de, kütüphaneniz sizinle birlikte gelişir: Bazan büyür, bazan küçülür, yoğunlaşma yolunu tutabilir. Yaşınız ilerlerken daha doğru, özlü sorular sormayı öğrenebilirseniz, ki öğrenemeden telef olanlar vardır, kütüphaneniz işler, çalışır. Bu tapınağın kutsallıkla ilişkisi yoktur kısacası, birimi yalnızca insandır, insana ilişkin olandır. Şüphesiz, gösteriş kütüphanelerinden dem vurmuyorum bunları söylerken, duvarlarını başkalarına caka satmak için kitaplarla kaplayanlarınki bir tür mal beyânıdır, Samsatlı Lukianos onlardan "cahil kitapsever" diye sözeder, soruları bir tek etiket fiyatına yöneliktir. Okurluk koşulu apayrı. Son romanında Quignard, okuduğu kitaplardan başka kitaplar okuyarak dinlenen birinin portresini çiziyor, bilmem anlatabiliyor muyum?

- Satırarasında kendinize şu soruyu soruyorsunuz, yanıtını burada verin istiyorum: Enis Batur neden tutsağı kitapların? Ruhani bir boyuta bürülü sanki kütüphane ilişkileriniz! Kimi zaman rüyalarınızın esiri olurken, kimi zaman da İskenderiye'de buluyorsunuz kendinizi... Her kütüphanenin gizi olduğunu imlediğinize göre sizinkinin gizilgücü nerededir?

- Bir süredir "Kitap Evi" başlıklı bir nesir üzerinde çalışıyorum. Demin söylediklerimle de, şimdi söyleyeceklerimle de orada karşılaşacaksınız. Benim kuşağım Borges'in "Babil Kütüphanesi"yle, Eco'nun "Gülün Adı"yla, Swift'in "Kitapların Savaşı"yla, Canetti'nin "Körleşme"siyle yetişti. Kütüphanenin, tek tek içindeki kitaplardan bağımsız biçimde, farklı bir katman yarattığını düşünmemiz kaçınılmazdı. Bunun kırılgan bir dünya olduğunu farketmek ilk dramı oluyor toy okurun: Sofokles'ın tek nüsha elyazması yapıtlarının İskenderiye yangınında küle dönüşmesini ben hâlâ kabul edemiyorum. Dicle'ye dökülen yazmaları da. Kıskanç koleksiyoncuları bugün de bağışlayamam. Tabiî, kütüphane yalnızca bir karabasan mekânı değildir. Define adası boyutu, öteki uçta dengeyi sağlar. Raflarında, Lautreamont'nun bir kitabını daha bulma düşünü kim elinden alabilir okurun?

KÜTÜPHANE VE KİTAPLIK

- Kütüphane ile kitaplık arasında bir fark görüyor musunuz?

- Bugün, küçük büyük, her hanede bir kitaplıkla karşılaşılabilir. Kütüphane, inşa edilmiş, inşası çoğu zaman sürdürülen bir kitaplık biçimi benim gözümde. Biçim diyorsam, aklınıza mobilya gelmesin hemen, bir iç düzenleme tasasına işaret etmek istiyorum. İlk kütüphanemi kapaklı okul sırasında oluşturmaya başlamıştım, kimlerin yanyana duracağı önemliydi benim gözümde, belki 20-30 kitabım vardı o daracık bölmede, ama düpedüz bir kütüphaneydi. Ben zaten görünmeyen, kapaklı kütüphaneleri severim.

- Türkiye'deki kütüphaneleri, diğer ülkelerdekilerle kıyaslama yoluna gittiğiniz oluyor mu? Nasıl bir bilanço çıkarıyorsunuz?

- Böyle bir kıyaslamaya gitmek, mazohizmin kapsamına girer olsa olsa, ortada bilançoluk durum yoktur. Bizim kütüphanelerimizin, dünya ölçeğinde bakıldığında, hatırının sorulacağını sanmıyorum. Bütçe ve yatırım sorunu olarak algılıyoruz ya, zihniyet ve yaşama kültürü sorunudur. Kitaba bela gözüyle bakılan günler geride mi kaldı? Ev kadınlarının çoğu 'pislik ve toz yuvası' saymıyor mu kitaplıkları? Ben burada, kitap sevmeyen yayıncılar tanıdım. Büyük kütüphanelerimizde nasıl insanlar yöneticilik yapıyor? Üniversite sorumlularının yüzü kızarıyor mu? Bana soru soruyorsunuz ya, diyorum ki bir de benim kurduğum soru cümlelerine bakalım.

KİTAP DÜŞMAN OLABİLİR Mİ?

- "Kitabın insanın en büyük dostlarından biri olduğu yolundaki yerleşik kanı ne denli doğrudur bilemem ­bana kalırsa, pekâlâ, en büyük düşmanlar arasında sayılması da bir o kadar mantıklıdır" diye bir söz geçer kitapta! Nasıl yani, kitap en büyük düşmanı mıdır insanın, neden?

- Bir vakitler şöyle bir tasarım olmuştu: "İnsanlığa Büyük Zarar Vermiş Kitaplar"ı saptayacak bir soruşturmaya girişmek. Çevremde yaptığım küçük bir yoklama, kitap meraklılarının bu konuda derinlemesine düşünmüş olmadıklarını gösterdi bana, Kavgam'dan ötesine pek fazla geçemiyorlardı. Şüphe yok ki, doğru ölçüm yapabilmek elde değildir böyle bir durumda, öznel gerekçelerle öneride bulunulabilir ancak. Ayrıca bir kitabın insanlığa zarar vermiş olması, ille de onun zararlı olması anlamına gelmez. Büyük İskender'i Aristoteles yetiştirmişti. İmparator Julianos sahici bir bilgeydi, ama hem kendi, hem kitapları çok sayıda Hıristiyanın ölümüne yol açmıştı. Platon'un yazıya güven duymamakta haklı bir yanı vardır: Metin susuyorsa, yanıt veremiyorsa, yanlış anlaşılabilir de. Şimdi ne yapacağız, geçmişte yapıldığı gibi, III. Reich üzerinden Nietzsche'ye fatura mı çıkaracağız? Lichtenberg'in ikidebir andığım aforizmasını bir kez daha anımsatayım: "Kitap ayna gibidir, yüzüne bir maymun bakarsa bir havarinin görüntüsünü yansıtamaz". Kitabın düşmanlık etme kapasitesi onu okuyan kişininkine sıkısıkıya bağlıdır.

- Son soru olsun 'Kütüphane'ye ilişkin: "Bir okurum ben, demek ki: Bir ölümlü." Neden yazara sonsuzluk payesi biçilir de okura ölümlü?...

- Okuma edimi her okur için ömrüyle sınırlıdır, bazıları için daha önce de gerçekleşebilir son okuma. Masamdaki şu kitabı elime alıyorum: Milton'ın Paradise Lost'u 350 yaşında. Her yıl kimbilir kaç okurun elinden geçiyordur. Düzayak, basit bir denklem bu. Bir sonsuzluk pâyesi diyemeyiz gene de buna. Yazar okurdan fazla yaşamıyor sonuçta. Bazı kitapların okunma ömrü çok uzun olmuştur, doğru; pek çok kitabınki, yazarınkini aşmıştır, bu da doğru. Hemen unutulanların sayısını göz önüne getirin bir de, kaybolup gitmiş sayısız kitabı düşünün, ölçüler zalimdir. Hem insanın tarihi hesaba katıldığında, en eski kitabın yaşı nedir ki?

- Gelin biraz da Plati'yi, yani 'bir ada denemesi'ni konuşalım. Plati, "Aldıklarının yüküdür insan, daha çok seçtiklerinin, ayıkladıklarının, izin verdiklerinin sonucu" diye bir girişle başlar. Enis Bey, hangi hallerden dolayı ortaya çıktı bu ada denemesi?

- "Belli yaşları bekler belli şiirler" hikâyesine paralel biçimde, yazan kişi her yaş diliminde Hayat'la farklı muhasebe ilişkilerine giriyor, yaşama kontratının maddelerini gözden geçiriyor, aşağıdaki tabakalardan çekip çıkardığı yeni maddelerin içeriğiyle yüzleşmeye başlıyor. Toplumsal düzenin dayatmaları çok yorucu, insanla alışveriş zorlu, Dünya'dan sızan havanın kirliliği aman vermiyor. Bu durumda topografik değişim özlemi başgösteriyor. Belki Cemal Süreya'nın dediği gibi adresimiz bilgeliğini tükettiği, belki kendimizden ve akıp giden düzenimizin mengenesinden yorgun düştüğümüz için harita açıyoruz önümüze. Birdenbire mi ortaya çıkıyor bu durum, hayır, epeydir içeride çalışmış olduğunu bir aşamada fark ediyorsunuz. Oda-Ada ikilisi, epey ön provanın ardından merkeze oturuverdiğinde, tezgâhta bir dizi proje doğurdu, Plati bunlardan ilk tamamlanmış, okur önüne çıkmış olanı, ama gerisi geliyor, gelecek. Merkezle kenarın, çemberin arasındaki gelgit hareketlerine bakmaya çalışıyorum. Geri durma, geride durma türlerini elden geçiriyorum. "İnziva denklemleri"nden anladığım bu. Zorunlu ve gönüllü, inişli çıkışlı, mehter adımlı, kararlılıkla kararsızlığı çarpıştıran hal ve koşullar. Ya o ya bu, Kierkegaard'ın açtığı, geniş boyutlarıyla önümüze taşıdığı bir ikilem, kimilerinin sandığı kadar çözümü kolay bir düğüm değil.

ADA İMGELEMİ

- Yoksa yazarın odası mıdır ada? Bütünlersek, kütüphaneyle, yazıhaneyle bir koşutluk sağlar mı dersiniz ada imgelemi?

- Yeryüzünün, dörtbir yanında, şimdi şu an, benzer kaygıların ortasında yüzen benzerlerimiz var. Oda ya da Ada, yalnızca ayırıcı yanıyla görülmemeli, bir de bu anlamda birleştirici, ortak kılıcı yanı olduğunu bilmek gerekir. Büyük küçük, herkese, hepimize kütüphanesi eşlik ediyordur. Bazan yük gibi görünse, bizi ezdiği, ufaladığı sanısını uyandırsa bile, kütüphane adamızdan, odamızdan başka adalara, odalara açılmamızı sağlar. Yalnızlığın acılaşmasını önlediği olur. Yalnızlığı dayanılmaz kıldığı da. Kitapların bir de taşınma, oda değiştirme biçimleri var. Bir defasında, çalıştığım işyerinin kapısına, adını vermeden, görevlinin nasıl biri olduğunu anımsayamadığı meçhul bir şahıs, ünlü Bizarre dergisinin koleksiyonunu bana verilmesi arzusuyla bırakıp gitmişti. Şaşırıp kaldım önce. Hem zor bulunan, hem de pahalı bir koleksiyon parçasıydı bu. Tek bir insan geldi aklıma, Ferit Edgü'yü aradım, o değilmiş dergileri bırakan, işin içinden çıkamadım. Aylar sonraydı, bir yemek masasında bu anekdotu anlatıyordum, öbür uçta oturan Edgü'nün yüzünden bir gölgenin belli belirsiz geçtiğini gördüm, anladım. Selâhattin Hilav sözlüklere düşkünlüğümü bilirdi, ayrıksı örnekler armağan ederdi bana, Necmettin beyin ölümünden sonra onun kütüphanesinden de değerli parçalar armağan ettiydi. Füruzan, kimi kitaplarının yerinin benim kütüphanem olduğu inancıyla hep eli dolu gelir yanıma, bir tür kitap perisidir. Bütün bu yer değiştirmeler, henüz adı koyulmamış bir poetikanın ürünleri bana kalırsa, bir bakıma odalar ve adalar arası yolculuk tarifeleri. - "Herşeyden uzakta yaşamakta karar kılacak ölçüde uçlara savrulmadım hiç" deseniz de gelecekte bir gün ada yaşamını mesken tutmayı düşünmez misiniz? Mesela bu kitabın oluşma aşamasına vakıf olan yerlerden biri olan, Sait Faik mekânı Burgaz? Ya da nasıl bir ada düşü?...

- Geçen yaz Büyükada'da kalıyordum, Capri üzerine bir metin yazdım. Bu yaz Heybeli'de, günlerim Kargı'daki avuçiçi kadar küçük ama sarp bir adayı düşünmekle geçti. Hangi adada yaşadığınızı söyleyin, hangi adayı düşlediğinizi tahmin edeyim. Şaka bir yana, kişinin "kendine ait bir ada" saplantısının ucu bucağı olmaz gibi geliyor bana. Bazıları adaları yanlarında taşırlar. Yakında günışığına çıkacak "Ada Defterleri". Orada, inzivanın karşı kefesinde, "temas" ne anlama geliyor, hayatımıza nasıl yön veriyor, bir eksenin üzerinde ileri-geri hareket ettim yazarken. Bu soruşturma sürecek sanıyorum.

TÜRKÇENİN ARILAŞTIRILMASI

- Söyleşimiz öncesi size dair araştırma yaparken, amcam Şener Öztop şöyle bir ayrıntıyı paylaştı benimle: 70'li yılların başlarında, Ulus gazetesinin kültür-sanat sayfasında sinema eleştirileri yaparken Türk dilinin arılaştırılması konusunda yazılar yazarmışsınız! O zamanla günümüzü nasıl bir kıyaslamaya gidersiniz?

- Edebiyat adamının ülkesi anadilidir. Türkçe, bütün varsıl diller gibi öğrenilmeyi bekler, kimsenin "bu dili biliyorum" diyebileceğini sanmıyorum. 1970'de çıktıydı ilk yazılarım, 18 yaşındaydım, dili biliyormuşum gibi savunmaya kalkışmamdaki aymazlığın nedeni bu olsa gerektir. TDK'nın çalışmalarını yakından izleme çabası içindeydim, kurumun başına gelenlerin bağışlanır yanı yoktur. Sonraları, Osmanlıcanın zorunlu olarak öğretilmesini şart koşmamı yanlış anlayanlar oldu bana kalırsa. Bugün de Osmanlıcanın okullarda okutulması gerektiğini savunuyorum; ama bizim dilimiz Türkçedir, bu dilde ifade edemeyeceğimiz şey yoktur. - Şimdilerde neler yapıyorsunuz, üzerinde çalıştığınız metinler neler, öğrenebilir miyim? Ben oylumlu bir roman okumayı isterim mesela sizden, var mı böyle bir çalışmanız?

- Okurun hakkıdır, bekler. Bense, şu sırada, kimsenin benden beklemediği kitaplar yazıyorum. Bu da benim hakkım. Son iki buçuk yıl içinde üzerinde yoğunlaştığım çok sayıda kitap, ne yazık ki gene sağanak halinde okur önüne çıkacak. Kırmızı Yayınları, bütün şiir kitaplarımı aylık ritim içinde peşpeşe çıkarmaya başladı, bir yandan da onları hazırlıyorum. İkisi yeni, toplam 13 cilt 2007 sonuna dek tamamlanmış olacak, her şey yolunda giderse.

- Yıllarca Altıkırkbeş Yayınları'ndan çıktı şiir kitaplarınız. Neden Kırmızı'ya geçtiniz ? Yayıncılıkla yakından ilgili biri olarak, kendi kitaplarınız için yayınevi tercihini nasıl yaparsınız ?- Altıkırkbeş'le uzun ve güzel bir işbirliğimiz oldu. 1989'da yayımladıkları ilk kitap "Koma Provaları" olmuştu. Sonrasında, birkaç zorunlu istisna dışında bütün şiir kitaplarımı, bazı düzyazılarımı gönül bağı duyarak o tuhaf kulübe verdim. Yaklaşık onbeş yıl sürdü bu ilişki, dile kolay. Neden bitti ? Çünkü Kaan Çaydamlı sırra kadem bastı! İki yıl bekledim, kitaplarım tükenmişti çoktan, ama ağırdan alıyordum açıkçası. Bir gün Fahri Özdemir çıkageldi, Kırmızı Yayınları için bütün şiirlerimi istedi, şiire gönül verdiğini gördüm, el sıkıştık. Kırmızı'da iyi komşularım var, bunu önemserim. Sel Yayınları'yla da onun için yoldaşlık yapıyorum. Şimdi bir de Norgunk'la projeler devreye girdi, özel basım kitaplar, dehşet heyecan duyuyorum bundan.

- Bu yıl Amerika'da "Seçme Şiirler"iniz yayımlandı. Yurtdışında hazırlanan başka kitaplarınız var mı?

- Var. Ama bu konu Türk okurunu ilgilendirecek bir konu değil..

- Yanılıyor muyum, bağışlayın, siz uluslararası arenaya çıkışa önem vermiyor muydunuz?

- O ayrı. Ondokuzuncu yüzyılın şairi kargışlıydı: Genç ölümler, örselenmiş hayatlar, alkol ve uyarıcılar, intihar ve aklın ekseninden oynaması, genel tablonun belirleyici ögeleriydi. Bu damar yirminci yüzyılda ortadan kalkmadı şüphesiz; ama başka bir damar öne çıktı: Şairin sözcülük statüsü, Mayakovski'den Pound'a, Nâzım'dan Neruda'ya, evrensel platformun etkili figürleri arasına katıldı şair. Yüzyılın şaire yüklediği en ağır faturanın demir parmaklık ve sürgün olduğunu görüyoruz. Yirmibirinci yüzyılda bu iki damarın sürekliliği sözkonusu olacak mı, şimdiden kestiremeyiz; son çeyrek yüzyılın bir gelişmesi, yeni yüzyılın farklı bir koşul yaratacağının göstergesi: Teknolojik devrimler, etki alanı sınırlanmış gibi görünen şiirin, yeryüzü ölçeğinde yayılmasına önayak olacak besbelli. Şair her zamankinden fazla dolaşıma çıkacak, artık mahallesiyle kısıtlı bir topografik gerçekliğe teslim olmayacak yapıtı, geçen yüzyılın sonunda ucu açığa çıkmış bir damar bu. Türk şairi yakın geçmişte bu koşulla tanışmaya başladı. Çevrilmez sanılan Ece Ayhan şiiri İngilizceye çevrilebildi. İlhan Berk'ten Küçük İskender'e pek çok şairimiz yabancı dillerde okunuyor bugün, önemli festivallerde konuk oluyorlar. Ama, kitaplarımızın çevrilmesini, uluslararası etkinliklere katılmış olmamızı bir güç gösterisine, şiirin kendisinden üstün bir ölçüte dönüştürmek de az gelişmişlik, sindirimsizlik olur. Zamanla, ikisinin arasında bir denge yolu bulunacaktır sanıyorum.

ŞAİR GURULU KİŞİDİR

- Peki ama şair ne yapacak, ben buradayım diye parmak mı kaldıracak?!

- Bakın, size birkaç örnek vereyim. Zanzotto, günümüzün en güçlü şairlerinden biri. İtalyan ama şiirinde kuzeyin bir dar bölge lehçesi ağır basıyor. Üstüne üstlük, alabildiğine çetinceviz bir şiir yazısı var. Dahası, küçük köyünden pek çıkmıyor dışarıya. Nereden tanıyoruz öyleyse yapıtını? Sıkı çevirmenler, sıkı çalışarak farklı dünya dillerine aktardıkları için. Gamoneda da öyle: İspanya taşrasında yaşamayı sürdürüyor. Yapıtları dilden dile dolaşıyor oysa. Şair gururlu kişidir, adam gibi bir şairin çıkıp uluorta yerde şişindiği görülmemiştir. Birileri nasıl olsa, er geç, iyi şiir yazıyorsanız, sizi bulacaktır. Her şairde aynı tabiatı, huyu suyu aramayız. İçekapanıktır, insan içine çıkmayı sevmeyebilir, zorlayamaz kimse. Daha katılımcı, etkin figürler olabilir. İki konum arasında olanlar da. Meşreplerine göre sahne alırlar kısacası, kural koymak şart değil. Söylemeye çalıştığım başka birşey: Şartlar değişti artık. John Ashbery has bir şair, zorlu bir şiiri var. İstanbul'a çağrılınca seve seve geldi, konferanslar verdi. Oysa çok açık biri sayılmaz. Şiirlerinden bir seçme yayımladı Nazmi Ağıl, son derece başarılı bir çalışmaydı. Ashbery üniversitede ders de veriyor. Japoncadan Acemceye çevrilmediği dil yok. Şiirini Acemceye Hamid Farazandeh çevirdi, İstanbul'da yaşayan bir İranlı. Anlatabiliyor muyum?

- 16. Hilmi Yavuz'la yapılan ırmak söyleşi kitabı "Şiirim Gibi Yaşadım"da yer alan sizinle ve Ece Ayhan, İsmet Özel, Ahmet Oktay gibi şairlerle ilgili eleştiriler hakkında ne düşünüyorsunuz?

- "Şiirim Gibi Yaşadım" patetik bir başlık. Bu kadar kötü yaşadığını bilmiyordum Hilmi Yavuz'un, içim sızladı. Biliyorsunuz, öteden beri Florinalı Nâzım'a benzetiyorum onu ben. Güncelleştirilmiş bir Servet-i Fünun şiiri yazıyor, köhnemiş bir yapıştırma poetikası, ıkınarak yapılmış fason kitaplar. Ortamda sosyalistlik prim yapıyorsa o yönde, Müslümanlık prim yapıyorsa bu yönde yapay şiirler yazdığı için ciddiye almadık onu, bunu dile getirince de çıkışı magazin figürü olarak gündem yaratmakta buldu. Yazdığı şiire güvenen biri ortalık yerde kendisini alkışlayıp başkalarını küçültmeye çalışır mı hiç, siz Gülten Akın'ın ya da Ülkü Tamer'in böyle bir maskaralığa kalkışabileceğini aklınızdan geçirir misiniz? Dev aynasının karşısına geçmekle cücelikten kurtulamazsınız, sonuçta ne kadarsanız o kadarsınız. Irmak söyleşiler çok faydalı genelde, tabiî ırmağa atık boruları açılmıyorsa.

ÇÖZÜMLEME VE YORUMLAMA

- Semih Gümüş'ün Sözcükler dergisindeki bir yazısında, sizin aşırı yorum yaptığınız eleştirisi yer almıştı. Hak veriyor musunuz?

- Ben eleştiriyi bir çözümleme ve yorumlama etkinliği olarak görüyorum. Kalıcı olan o tür çalışmalardır. Polemik şüphesiz güçlü bir silâhtır, ama namlu size de dönebilir kolaylıkla. Aşırı yorum konusuna gelince: Ben eleştirmen değilim, öznel tercihlerim elbette tartışmaya açıktır.

- Son olarak, edebiyat dünyamızın bugünkü panoraması hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyim?

- Yazdıklarımı tekrarlatacaksınız bana! 12 Eylül 1980'den beri Türkiye yokuş aşağı gidiyor benim gözümde. Edebiyatın o gidişten payını alması sanırım kaçınılmazdı. Estetik ölçüler dağıldı, etik kaygılar geri itildi, ortam enikonu bozuştu, magazin değerleri baskın çıktı. Bu tabloya ayak uydurmayan edebiyat adamlarının, sayıları birkaç bini aşmayan sıkı okurun varlığı tek avuntu kaynağımız. Toz bulutu bir gün dağılır mı bilemem, bize kalan doğru bildiğimizi yapmayı sürdürmektir. Yeni yazar adaylarının işi açıkçası oldukça güç: Gürültü çıkarmayı tek varoluş yolu saymalarını sağlayan bir atmosferin içine dalıyorlar. Medya gücünü genellikle kötüye kullanıyor bu alanda, projektörlerini boz ve uçucu sorunumsulara tutarak gündemi hafifletiyor. Buna hemen hemen çökmüş bir eğitim sistemini eklersek, iyimser bir gelecek projesinden sözetmek güçleşiyor. Türkiye'de edebiyat adamı yazmak istediklerini yazmakla yetinemez bu nedenle, ayrıca sürekli olarak direnişe geçmek zorundadır. Edebiyat adına şüphesiz üzücü bir durum, ama başka türlüsü bizi içinde yaşanılmaz bir dünyaya teslim olmaya götürür.

eoztopaof.anadolu.edu.tr

Kütüphane- Bir Başka Labirent Öyküsü/ Enis Batur/ Sel Yayıncılık/ 71 s.Plati- Bir Ada Denemesi/ Enis Batur/ Sel Yayıncılık/ 123 s.Tuğralar/ Enis Batur/Kırmızı Yayınları/ 166 s

 
< Önceki   Sonraki >
(C) 2010 Edebiyatiklimi
Midodesign Designed by.