| İstatistikler |
|---|
|
Üyeler: 40 Haberler: 195 Web Linkleri: 32 Ziyaretçiler: 82053 |
| Kimler Online |
|---|
|
0 Üye ve 3 Misafir Bağlı |
| Asla çözemezsin insanı! |
|
|
|
Enver Aysever'den 'Bir An Bin Parça' Enver Aysever'in ilk romanı 'Bir An Bin Parça', Pınar Kür'ün 'Küçük Oyuncu'su , Necati Cumalı'nın 'Aşk da Enver Aysever'in ilk romanı Bir An Bin Parça, Pınar Kür'ün Küçük Oyuncu'su , Necati Cumalı'nın Aşk da Gezer'inden sonra, bizi gene tiyatro dünyasına götürüyor. Ancak, bu yapıttaki amatör tiyatrocuların ve emekli aktörlerin serüveni, aslında bir kapıdır, kişilik denen uçurumun derin katmanlarına ve Türkiye'nin acıtıcı gerçeklerine açılan. Düş kırıklığıyla sonlanan serüvenin ayrıntıları romanda yok; ana hatları ise- Ali'nin tasarıyı finanse eden çocukluk arkadaşı iş adamının desteğini çekmesi- bir art düzlem gibi beliriyor sadece. "Tiyatro'' daha ziyade, çok yönlü bir motif bu kitapta, yaşamın maskeler ardına gizlendiği bir ortamda ve dönemde, gerçek tutkusuyla yananların, içtenlikten yoksun gündelik yaşamdan uzaklaşıp ancak sanatın sanallığında dile gelebilen gerçeğe yönelmeleri... Tiyatrodaki gerçek ve yaşamdaki sahtelik, metin boyunca çeşitli biçimlerde çıkıyor karşımıza. Tiyatronun bir tema, bir imge, bir gönderme olarak metinde her belirişinde, onun bir özelliği göz kırpar bize. Tiyatronun heyecanı ve riski Rus ruletine benzer (s. 140); doyumu ise sevişmeninkine eşdeğerdir (s. 138). Tiyatro kendimize dışardan bakabilmemizi sağlar (s.177). Yenilsen de değer, çünkü her an dolu dolu yaşanır tiyatroda (s.228).Kitabın asıl amacı, sanırım, toplumsal acılarla kanayan bir ülkede, bir an'ı paylaştığını zannedenlerin iletişimsizliğini yansıtmaktır. Ben, an'ları billur damlasına benzetirim; o damlanın derinlerinde, kesişen, ayrışan, koşut, karşıt yüzeylerden yansılar kaynaşır. Billurun tek bir noktasında konumlanır bir kişi ve asla bütün yansımalara vakıf olamaz... Işık oyunları ve gölgeler tarafından kuşatıldığının bile çoğu kez ayrımına varamaz... Roman işte böyle anlarla, böyle yüzleşmelerle örülmüş. Tiyatronun teknik ayrıntılarına neredeyse hiç yer vermeyen bu yapıtın tiyatronun özünü bu denli hissettirebilmesi belki de bu yüzdendir, yaşarken farkına varmadan kendimize ve karşımızdakine bir rol yakıştırıp onu oynadığımızı sezdirebilmesindendir. Gerçek tutkusuyla yanarken bile gerçeği ihlal ederiz, çünkü işin içine hayallerimiz karışır ve gerçeğin zihnimizdeki imgesiyle oynayıp durur. BAŞLAMADAN BİTEN AŞK Bir anlamda başlamadan biten bir aşkın hikâyesidir, bu kitap. Ali ile Selma-Peri'nin doyumdan uzak ilişkisi. Sanat ve yaşam tutkunu, tutkularının ve hayallerinin arasında yolunu bulamayan Ali ile, burjuva hayatında sıkılmış, özüne yabancı, hayatın her alanıyla arasına mesafe koyarak özgür olabileceğini sanan Selma-Peri. Aslında Ali de en az Selma kadar özüne yabancıdır. (Onun için mi sığınmıştır, tiyatroya?) Kadınlarla doyum verici ilişkiler kuramaz; evlat acısıyla yüreği yanık annesinin gölgesi düşer, bu ilişkilerin üstüne. Kanımca Ali'nin annesiyle sorunu daha derindedir; roman burayı açıklamaz,ama hissettirir. Ali gerçek kadınları değil, hayalindekileri sever. Selma'yı hayalinde Peri'ye yüceltir ve yücelttiği hayale âşık olur. Selma ise bu kaydırmacayı algılayabilecek denli duyarlı ve zekidir; ve tepki duyar. Aslında, D.H.Lawrence'ın "erkek soyuyla uzlaşmamak üzere yaratılmış'' diye tanımladığı kadınlardandır, Selma. Ali'nin tutkulu yapısına çekilmiştir; onun tüm varlığına değil. Sık sık itici bulur Ali'yi. Çünkü, bir erkeği kadına sevimli gösterecek anaç sevecenlikten ve kadın için vazgeçilmez kılacak tensel arzudan yoksundur. Cinselliğin ve cinsellik arifesinin ne denli sorunlu olabileceğini, pek az yapıt, Enver Aysever'in kalemi kadar incelikle, duyarlık ve sahicilikle- hiçbir duygu aralığını, duygu ürpertisini kaçırmadan- verebilir. Kitabın sonuna doğru, adı Arzu olan bir hemcinsi, Selma'yı arzuyla esinleyecektir.Ali ve Selma-Peri'nin kayalara bindire aşk üvertürünün çevresinde,Türkiye'nin çeşitli kesimlerinden köklenen kırık insanlar vardır, toplumun, ülkenin hoyratlığına maruz kalmışlardır. Görmüş geçirmiş aktör Ahmet Cevdet bey, acı deneyimlerin izlerini birer onur madalya gibi taşıyan Perihan hanım, her koşulda kaybetmeye yazgılı Kamil Şükrü. Ve umutla, dirençle dolu iki genç insan: Seda ve Arif bu karamsar tabloya düşmüş bir demet gün ışığı gibidir. Karakterler aracılığıyla, toplumun çeşitli kesimlerinin yaraları bir bir sergilenir. Bu arada, muhteşem ve vahşi İstanbul'un, bağdaşımdan ve uzlaşıdan uzak , kişiyi kalabalıklar içinde ıssızlığın ortasında koyuveren yırtıcı yapısı, bin bir yüzüyle belirir. Yoksul gecekondularından, varlıklıların görkemli meskenlerine, travestilerinden emeklilerine dek, semtleri ve insanlarıyla bütün bir İstanbul... ( Örneğin, s. 38-39; 72-73). Metropolle tezat oluşturur, daha sade bir yaşam süren Ankara. Özellikle '960'ların, '70'lerin Ankara' sı sol eğilimlilerin imece ruhuyla can bulur metinde.Bu güzel romanın hiç mi kusuru yok? Var, elbette.Romanın metni birkaç kez ana akıştan uzaklaşır; adeta metne çıkma işaretiyle iliştirilmiş bölümlerdir bunlar. Olağanüstü hal döneminin Tunceli'si, 2 Temmuz 2003 Sıvas katliamı ve 6-7 Eylül olayları böylece taşınır romanın gündemine. Tunceli bölümü, Ali'nin Semra-Peri'ye âşık olma sürecindeki anımsayışlar ve çağrışımlar aracılığıyla metne eklemlenmiştir. Ali, tiyatrosuyla Tunceli'de turnedeyken, orada görevli bir kadın öğretmenle arasında hafif bir aşk esintisi uçuşmuştur. Peri, bu rüzgârın anılarını çağrıştırır. Ayrıca Tunceli deneyimi, okura Ali'nin karakteri üstüne çok şey söylemektedir: Onun heyecanı, öne çıkma, bir şeyler yapma arzusu, sorumluluk duygusu, yönetme tutkusu hep Tunceli bölümlerinde fısıldanır okura. Sıvas katliamı ve 6-7 Eylül talanı ise özellikle 6-7 Eylül ile ilgili kısmın çok ilginç ve duyarlı bir bölüm olmasına, ve romandaki İstanbul portresine zenginleştirici bir boyut katmasına rağmen- böyle sağlam bir birleştirici halkadan yoksun kaldıkları için, romanın yapısına kaynaşamamakta ve fazlalık oluşturmakta.Yapıt, başlangıçta, klasik roman tarzının karakter ve atmosfer yaratmadaki gücüyle etkiler bizi. Fakat, kısa sürede modern roman örneğine dönüşür: Kronolojik sıra izlemez; çeşitli durumlar ve zamanlar iskambil kâğıtları gibi açılıp bırakılır önümüzde; kesin bir sona ulaşmaz. Her roman kişisi, olup iteni kendi açısından -birer ''ben anlatıcı''- olarak vermektedir. Yazar, kişilere özgü diller geliştirmemiştir; ancak bu durum sakınca oluşturmaz; çünkü kişilerin karakterleri ve ruh durumları son derece başarılı çizilmiştir; hepsi kendine özeldir.Ben-anlatılarla birlikte, italikle dizilmiş, 3. tekil şahıs ağzından kaleme alınmış bölümler de roman boyunca sürer ve yazılımdaki bu değişiklik, metnin tekdüzeleşme olasılığını ortadan kaldırır. Ancak, sorun da burada doğar. Ben-anlatıcı bölümleriyle, 3. tekil şahıs anlatımları arasındaki yazılım farkını haklı kılacak bir içsel fark gerekmektedir. Örneğin, daha tarafsız, daha mesafeli, duygulardan mümkün olduğunca arınmış, dilerseniz daha kuru bir anlatım benimsenmeliydi, 3. tekil şahıs ağzından verilen bölümlerde. Ya da ben-anlatıcıların kendilerine dair anımsamak istemedikleri, bilinçaltına ittikleri olgular açığa vurulmalıydı. Böyle ya da başka ayırıcı bir özellik bulunmalıydı, 3. tekil şahıs anlatımında.Romanın erdemleri sanırım kusurlarını kat kat aşıyor. Erdemlerden biri de yapıtın dilidir.Roman sanki hiç zorlanmadan, titizlenmeden, konuşma dilinin akıcılığıyla, sanki öylece kalemin ucuna geldiği gibi yazılmış. Ancak bu dil gerektiğinde imgesel, gerektiğinde felsefi olabilmektedir ve anlatımda bu kıvamı yakalamak usta işidir. BAŞARILI KARAKTERLER... Romanın en büyük başarısı, kanımca kişilerin çizilişinde. Kitap bittiğinde, sade ana kişiler değil, tüm yan kişiler de, Arzu, Tuncelili öğretmenler, yaşlı Rum kadın , ete kemiğe bürünmüştür, okurun imgeleminde. Hepsini gerçek yaşamda onlarla ilişki kurmuş gibi tanırsınız, bilirsiniz. Nereye kadar bilebilirsiniz ki?.. Bir insanı tümüyle kavrayabilmek mümkün müdür? Öğrenilenlerin arasında bir belirip bir kaybolan, ele avuca sığmaz bir bilmece her zaman kalacaktır. Enver Aysever, işte bu bilmecenin varlığını duyumsatır bize. Çizdiği kişilikler, betimlenme tutarlılıklarını asla yitirmeden, gizemlerini korurlar ve okuru mıknatıs gibi çekmeyi sürdürürler. Ali'nin ve Selma'nın asıl sorunları nedir, ya da ya da sorunları tek bir öğeye indirgenebilir mi? Selma yüzeysel bir insan gibi dururken, Ahmet Cevdet'le daha ilk karşılaşmalarında nasıl ona en yakın kişi olabilmiş, yaşlı adamın yüreğine giden yolu anında sezebilmiştir? İçinizden, "Bu, tam da Selma, işte'' dersiniz. Ama niçin öyle dersiniz?.. Dostoyevski kahramanlarını ne kadar açıklarsanız açıklayın, nasıl her açıklama başka bir yoruma çağrı çıkartır, ya da bir başka yorum tarafından sorunlu hale getirilebilirse, Enver Aysever'in kahramanları da öyledir. Onun için okurun zihninde ve edebiyatımızda silinmeyecek bir iz bırakacaklardır. Bir An Bin Parça/ Enver Aysever/ Epsilon yayınları, 2006, 312 s. |
| Sonraki > |
|---|

Gezer'inden sonra, bizi gene tiyatro dünyasına götürüyor. Ancak, bu yapıttaki amatör tiyatrocuların ve emekli aktörlerin serüveni, aslında bir kapıdır, kişilik denen uçurumun derin katmanlarına ve Türkiye'nin acıtıcı gerçeklerine açılan.