|
Prag'ta Kıbrıslı Türk ve Rum gençlerle geçirdiğimiz son derece verimli bir
haftanın son gününde sıra artık veda etmeye gelmişti. Herşey umduğumuzun çok
üstünde gerçekleşmişti. Kıbrıs'ta Ara Bölge'deki "Dostluk Evi"nde yazmaya
başladığımız, Kıbrıs'a gelen sevimli bir uzaylıyı konu alan tiyatro oyununu
bitirip sahnelemiş, çok başarılı bir atölye çalışması yapıp "Arkadaşımı görmek
istiyorum" ve "Birbirimizin acısını kabullenme" kampanyalarını
proje-lendirmiştik. O yıllarda, Kıbrıs'ta buluşmak çok zor olduğundan zamanı en
iyi biçimde kullanıp hazırlıkları tamamlamaya çalışıyorduk. Bu arada kukla
tiyatroları, digital teknoloji ile gerçekleştirilmiş bir "Odissea Performansı",
Prag sokaklarındaki sınırlı zamanlı ama keyifli geziler de bunun kaymağıydı.
Değerlendirme için toplandığımız salonda, herkes olumlu konuşuyor, geleceğe
dair umutlu sözler havada uçuşuyordu. Kıbrıs, birgün mutlaka birleşecek ve barış
gelecekti...
Atölye çalışmasını beraber yürüttüğümüz arkadaşlarım Nikos ve Kostis, veda
seansını benim yönlendirmemi önermişlerdi. Ben de ortaya bir soru koydum:
"Çocuklar, bir haftadır buradayız ve fotoğraf makineleriniz, kameralarınız
elinizden düşmedi... Ama çekmediğimiz bazı fotoğraflar var yine de. Bunlar,
içimizde taşıdığımız bazı anların görüntüleri, zihnimizdeki fotoğraflar yani...
Buradaki bu özel anlara dair fotoğrafları paylaşalım mı?"
Sonuç harikaydı! Bu arada, çocuklar gece dışarıya çıkmasınlar diye koridorda
nöbet tutan görevlileri nasıl atlatıp birbirlerinin odalarına girdiklerini,
sabahlara kadar sohbet edip yedi kişi bir yatakta uyuyakaldıklarını filan itiraf
ediverdiler.Aynı yatakta birbirlerine sarılmış uyuyan Türk ve Rum gençlerin
fotoğrafının yanında koridorda horlamakta olan görevlinin ve pencereden onları
seyreden dolunayın fotoğrafı hepimizi gü-lümsetti. Bazı anlar öylesine özeldi ki
onların fotoğrafları yalnızca sözcüklerin yardımıyla çekilebilirdi.
Zihnimizde sadece güzel fotoğraflar yok kuşkusuz ki. Bazen öylesine acı veren
fotoğraflar olur ki albümün sayfalarını çevirirken ateşe dokunmuş gibi yüzümüzü
buruşturup, elimizi çeker ve bakmadan geçeriz onlara. Unutmak istediğimiz o
görüntüler inatla belleğimizin odalarında dolanırlar. Hayatımızın filmi, ondan
ne kadar kaçmaya çalışsak da oradadır ve tetikleyici anlarda geriye, ileriye
doğru sarılır.
Geçmiş zihnimizde bir fotoğraf albümü gibi dolanır.
Bazen hayat oyunundan trajik bir sahne, yalnızca bizim gördüğümüz, anlamını,
acısını bizim hissettiğimiz bir sahne, ömür boyu duracakmış gibi kazır
kendini...
Belki bir sevgilinin bir başka kadın, ya da erkekle görüldüğü bir an. Belki
en çok sevilenin fırlattığı hiç tanımadık, yabancı bir bakış... Acıtan bir
gerçeğin keşif anı...
Bazı görüntüler, fotoğraf solana kadar dolaşırlar bizimle, hatta kimi
fotoğraflar hiç solmazlar belki de.
Düşünüyorum da aynı sahneyi, bir başkası da görmüş olsa, fotoğrafını nasıl
çekerdi acaba? Belki de başkasının çektiği fotoğrafta bizim o sahneyi izleyen
yüz ifademiz vardır.
Bazen biz de gizli bir aynada kendimizi seyrederiz.
Yine de, "Düş" adlı şiirimdeki gibi, "Kendinidir kendinin görünmediği tek
yer/yanılgısında yalancı aynaların" denilebilir. Saat kulesinin fotoğrafının
çekilmeyeceği tek yer saat kulesidir meselesi. Durduğumuz yerde ancak bir
başkası görebilir bizi.
Ya tadına doyamadığımız, baktıkça bakmak istediğimiz fotoğraflar... Bir
fotoğraf bir diğer fotoğrafı silip onun yerine geçebilir mi? Yani, sevgilinin
geçmişteki sevecen bakışını yeni fotoğraftaki yabancı silebilir mi?
Geçmişte sevgiliyle çekilmiş sarmaş dolaş fotoğraflar çerçeveden çıkarılıp
yırtılır ve yerine onun bir başkasıyla çekilmiş fotoğrafı mı konur?
İçimizde taşıdığımız bu gizli albümler çekilebilecek yeni fotoğrafların önünü
keser belki de. Gözlerimiz o fotoğrafa doğru baktığından başka güzellikleri
göremeyiz. Geçmişteki fotoğraflarına düşkün insanların böyle hülyalı bir
dalgınlığı, görmeyen bakışları vardır. Kibirli görünseler de aslında yalnızca
yaralıdırlar onlar.
Bazen başkalarının belleğindeki fotoğrafları düşünürüm. Benim de olduğum
fotoğrafları. Ömür boyu içlerinde yaşayacağım o düşsel albümleri. Kimbilir,
belki de yakmışlardır o albümleri. Ya da onların çektikleri fotoğraflar benim
hiç bilmediğim, başka açıdan çekilmiş fotoğraflardır.
Bir arkadaşım bizi seven fotoğrafçıların fotoğraflarında daha güzel
göründüğümüzü söylemişti. Gerçekten de öyle... Bu nedendir acaba? Bizi sevenden
gelen ışıkla güzelleştiğimiz, daha tatlı baktığımız için mi, yoksa bizi sevenin
özenerek yakaladığı güzel anlarımızdan dolayı mı?
Şu günler, zihnimde çekmediğim bir fotoğrafla dolanıyorum ve bu fotoğraf niye
bu kadar acı veriyor, bu hangi kitabın kapak resmi diye düşünüyorum.
Hayatta yeni fotoğraflar olduğunu, seven bir fotoğrafçının "Buraya bir
baksana" diye çağırabileceğim, gelecek mutlu anların fotoğrafları olabileceğini
biliyorum ama zihinlerdeki fotoğraflar yırtılıp atılamıyor kolaylıkla.
Acıtan fotoğrafları unutmak için hayatın gizlediği başka güzel fotoğrafları
mı aramaya çıkmalı yoksa?. "Yolculuk önemlidir, İthake'ye varılmasa da" diye bir
Kavafis avuntusuna pekala sığınabilir insan. Ve bir başka limanda "Gülümse" diye
seslenecek bir Foto Mutlu-luk'la karşılaştığında, geçmiş fotoğrafların hüznü
hala gözlerinde olsa da en azından hayatta büyük bir serüven yaşadığını, hedefe
hiç varılamayacak bir yolculuğun da değerli olduğunu bilirsin...
|