|
Onun hakkında yazılmış öyle güzel yazılar okudum ki... Ben ne yazabilirim?
Bir kez karşılaştık sadece. Hayal meyal bir görüntü kafamda... Ankara'da
yürüyoruz birlikte. Ne anlattığını tam anımsamıyorum ama dinlerken hayranlık
duyduğum aklımda. Yine de çok derin, çok özel bir tanışıklığımız varmış ,
ailemden birini, uzaklardaki kardeşimi yitirmiş gibiyim nedense.
Bütün bunlar, Abdi Çavuş sokaktaki o evden dolayı olmalı. Anlatacak çok şeyi
varmış ve birden dile gelip hepsini önüme serecekmiş gibi duran, o yıkık dökük,
iç bahçesinde gizli kederler, kerpiç duvarlarında yitip gidenlerin dokunuşlarını
ve nefeslerini, gizli odalarında aile sırlarını taşıyan o evden... Ulus Baker'in
teyzesi Duygu'yu görmeye giderdim oraya. O da, bu dünyaya dayanamayıp erken
gidenlerden... Amerika'daki kötü anılarının ardından, bira şişeleriyle hayata
tahammül etmeye çalıştığı o sığmakta benimle paylaştığı her anıyla bu özel
aileye dair merakımı daha da artırırdı. Ben, hiç soru sormazdım. Meraklı
olmaktan utanırdım. Satır aralarında söyledikleriyle gözlerim parlardı; kulak
kesilirdim hep.
Kuşkusuz beni o eve çağıran Ulus'un annesi şair Pembe Marmara'nın hayaleti
olmalı. Dediğim gibi, Duygu'ya hiçbir soru soramazdım. Anıların onu
incitmesinden, unutmak istediklerini anımsatmaktan, onu yaralamaktan korkardım.
Aileye dair her anlatının onu daha fazla bira şişesine sürüklediğini, belleğinin
yaralı olduğunu bilirdim...
"Gözlerini yaşlı gördüm anacığım
Seni düşümde,
Dua edip duruyordu mutluluğum için
Ta denizler ötesinde
Oysa ben yitirdim anacığım
Bütün özgürlüğümü
Sardı bütün zerrelerimi bu acı
Ta derinden derine
Yüreğimde bir sızı
Gözlerini yaşlı gördüm anacığım
Seni, düşümde"*
Annesinin bu şiirinde seslendiği Ulus'un anneannesinin adı Fatma'ydı yanlış
anımsamıyorsam. Duygu, ondan söz ederken bir meleği anlatırdı sanki. Akça pakça,
yumuşaklığının altında gizli bir güç taşıyan bir ninecik. Bahçedeki çiçeklerle
konuşmasını, onlara çocukları gibi bakmasını anlatırdı. Bizim Kıbrıs'ta "ekşili"
dediğimiz sarı çiçekli yabani bitkiler bahçeyi sardığında, "Fatma kadının
çiçekleri geldi; bunları çok severdi" diye iç geçirirdi.
Bahçeyle uğraşmak annesiyle kurduğu bir iletişimdi onun için. O bahçeye dair
bir film karesi var gözümün önünde. Ulus'un annesi Pembe Marmara o yılların moda
giysileri içinde gencecik bir kadın... Adana'daki Ümit Yaşar Oğuzcan ile
yazışmakta, birbirlerine şiirler göndermektedirler. Bu mektup arkadaşlığı bir
aşka dönüşür ve birbirini henüz hiç görmeyen iki sevgili, nişanlanma kararı
alırlar. Nişanlanacakları günü bile saptarlar. Ama bir sorun vardır. Ümit Yaşar
Adana'da, Pembe Marmara Lefkoşa'dadır. O yıllarda bunun çok uzak bir mesafe
olması bir yana zaten ailenin de bilgisi ve onayı yoktur. İki sevgili,
mektuplarla belli bir günün belli bir saatinde birisi Adana'da, öteki
Lefkoşa'da,
aynı anda parmaklarına yüzük takmayı kararlaştırırlar. Pembe Marmara,
arkadaşlarını çağırır ve bahçede üzeri kekler, börekler, çiçeklerle bezeli bir
masa kurarlar. Belirlenen saatte Pembe Marmara yüzüğü takar ve pastayı kesip
arkadaşlarıyla birlikte bunu kutlarlar. Daha sonra aileden bir erkek bu garip
nişanlıyı görmek için Adana'ya gider ve Ümit Yaşar'ı hiç beğenmez. Olay çıkar;
nişan da böylelikle bozulur.
Babam anlatmıştı: Bayrak televizyonunda yaptığı bir edebiyat programına
Kıbrıs'a gelen Ümit Yaşar Oğuzcan'ı ayağının tozuyla konuk etmiş ve "Rahmetli
Pembe Marmara ile nişanlanmanız..." diye bir cümle kurunca Oğuzcan o an
öğrendiği ölüm haberiyle şok olup yayında ağlamış.
Kıbrıs Üniversitesi'nde verdiğim "Çağdaş Kıbrıslıtürk Edebiyatı" derslerinde
1943 kuşağından söz ederken, öğrencilere bu romantik nişanlılık sahnesini
anlatırım. Bu anlatıdan ve Pembe Marmara'nın siyah-beyaz fotoğrafındaki o
duygulu, zeki bakışlarından olmalı, özellikle kız öğrenciler dönem projesi için
konu seçerken hep Pembe Marmara'ya takılırlar. Fazla kaynak olmadığı için pek
teşvik etmem bunu.
Pembe Marmara'nın daha sonra evlendiği Ulus'un babası Sedat Baker'in trajik
ölümü ise bir başka "pembe dizi" gibidir. Güzeller güzeli evli bir kadınla
yaşadığı aşk, bir otelde yemek yerken kadının kocasının silahından çıkan
kurşunla noktalanır.
Ailenin yaşadığı trajediler öylesine çok ki üzerine romanlar yazılabilir. Bir
tanesi zaten yazılmıştır. Alev Alatlı'nın "Yaseminler Tüter mi Hala?" romanı da
Ulus'un dayısının evliliğini konu alır ve Abdi Çavuş mahallesindeki evde
geçer.
Kanserden ölmek üzereyken başladığı ve yarım bıraktığı otobiyografisinde
tıpkı şiirlerindeki gibi, nasıl da kederli, içli bir sesi vardır Pembe
Marmara'nın.
Ben, onu hep Kıbrıs'ta bir kadın ve şair olmanın öyküsü gibi okurum. Sanki o
da bir annem, şiir annemdir benim.
Toprağın kavrulduğu bu Kıbrıs Temmuz'unda, Ulus'u onun yanma mı gömdüler
acaba?
*Pembe Marmara, Şiirler,ıg86
|