| İstatistikler |
|---|
|
Üyeler: 40 Haberler: 195 Web Linkleri: 32 Ziyaretçiler: 82052 |
| Kimler Online |
|---|
|
0 Üye ve 17 Misafir Bağlı |
| Bir yaz mevsiminin iz düşümleri... |
|
|
|
Editörden... Bir yaz mevsiminin iz düşümleri...
“Benimle başlayan bu dünya benimle bitmez, benimle geldi bu kervan benimle gitmez” diyor Bedri Rahmi Eyüboğlu bir şiirinde... Bu dizeyi şiirinden bağımsız okuduğumuzda neleri çağrıştırmıyor ki? Yüzümüzde eksilmeyen bir hüznü, süre giden bir karamsarlığı, genel bir umutsuzluğu... Bu dizeyi okumadan da; ölüm kavramının çağrıştırdıkları üzerine söylenecek çok şey vardır. “Sen istediğin kadar bize cenneti methet Sen gel göklerine zümrüt döşe hurilerle teftiş et Sen gel benim canımı al sonrada cennete ilet Sen onu cinlere vaat et cansız neme lazım cennet.” der yine Bedri Rahmi Eyüboğlu Her ne kadar bize cennet vaat edilse de kimse cennete gitmek istemiyor... Ama: yaşarken de bir çoğumuz kendi içimizde tüneller kazar, tanımadığımız düşmanlarımızdan korkarız. Kendi cennetini cehenneme dönüştürenler için, her birimizin ekleyebileceği düşünceleri de tartışabiliriz. Küçük bir taşra kasabasında bir haftada iki yaşamın bitişine şahit oldum. Aynı zamanda: ölümü hiç abartmama karşın yaşamdan daha gerçek olduğunu hissettim.beni irkilten ölüm değil:gördüğüm manzaraydı!
Her ikisi de yakınım olmasa da, ;yakından tanıdıklarım dı. İlki,çocukları da dahil olmak üzere, seksen yılık yaşamı boyunca hiç kimseye en ufak bir sevgi göstermediğinden adım gibi emindim.Cenazeye gelenler ve yakınları sadece toplumsal bir görevi yerine getirmenin sorumluluğunu tamamlar tamamlamaz, her şey yine normale döndü. İkincisi, tam anlamıyla mahşer yeriydi, kadınların ağıtları benide ağlattı neye ağladığımı bilmiyorum... Belki de, uzun zamandır görmediğim yaşıtım insanların yüzlerinde yaşlandığımı gördüm... Mutsuz erkekler, olduğundan bir kat daha yaşlı gösteren kadınların yüzlerine sinen yaşamın, yada yaşanmışlık sandıkları yaşamın yorgun ve bezgin çizgilerini acıyla izledim...
Yine yaşanmış sıradan yada sıra dışı bir gün... Yitmiş, takvimde bir çizik daha atılmış yeniden yaşanması olanaksız bir gün... Mehmet Çetin’in içimden eyvah kopuyor örneği gibi... Bugün çarşıda; tanımadığım biri karşıma geçip adımı söyledi. Kendini tanıyamadığımı söylediğimde yimi beş yıl oldu ama senin yüzün hiç değişmemiş” dedi. Ben yoluma devam ettim, bir saat sonra döndüğümde tekrar yaklaşıp adını söyleyerek “bu ismin bana bir şey hatırlatıp, hatırlatmadığını” sordu tebessüm ederek evet hatırladım diyerek yine yoluma devam ettim. Bunu da neden yaptığımı bilmiyorum ama daha sonra iki dakikada olsa sohbet etmediğime pişman oldum. Bu benim negatif etik anlayışımdan değil; bunca kendimi var etme savaşım, bana kendi kaderimi tayin hakkı tanımışken: ufak bir taşra kasabası bile olsa çeyrek asır geçmiş masum bir fülörtün hesabını kime verme gereği duyabilirimki?
Kesik olduğundan dolayı ışığını yakamadığım, taşralı odamın alacakaranlığında, belleğimin tozlu raflarını kurcalayarak, anımsamak için kendimi zorluyorum.Yaşadığım şu kadar milyon gün içinde bu günlerden kaçını ve hangi özelikleriyle gözümün önüne getirebilirim. Bin?.. on bin?.. yüz bin?.. Bilemiyorum. Anımsayamadığım için de doyurucu bir yanıt bulamıyorum. Belki gün demekte yanlış olacak. Anımsamak istediğim, belleğimde kalanlar, yalnızca belli dönemlerdeki anlar... Bir güncenin sayfalarına sığdırılmış kısa izlenimler, duygulanmalar etkilenmelerde diye biliriz. Geride yalnızca anlar kalıyor bir ömrün tortusu olarak!
Bir yılbaşı iletimde: “yaşam bir anlar toplamıdır, bazen hüzün bazen mutluluk, mutluluklar genelde kısa sürer, geriye kalan zamana belirsizlik hükmeder! Bu kocaman bir hiçtir, çoğu kez bu hiçlikler uzun sürer”. Demiştim. Bu da şu güncenin içine de yer almış duygulanmalardan biriydi. Yaşarsam, yirmi yıl sonra onun için ne düşüneceğimi merak ediyorum... Benim bile anımsamakta zorlandığım bir geçmişim varken,benden sonra beni kim anımsayacak ki?.. Anımsamak ya da anımsanmak! İkside birbirinden farklı kavramlar. Biri yalnızca bizden kaynaklanırken, diğeri ise tümüyle bizim dışımızda oluşuyor. Soruyu yine soruyla yanıtlayalım: Ölümsüzlük çok abartılı olsa da kalıcı olmak, anımsanmak ya da hiç unutulmamak, öldükten sonra bana ne yarar sağlayabilirki? Yaşarken tatmak istediğim mutluluğu hazzı, ölüm sonrası avuntularla sürdürmek ne kadar doyurucu olabilir? Ben yaşama hiçbir zaman ölümsüzleşmek için sarılmadım! Tam tersinen: geride bırakacağım ne olursa olsun kendimi bir avuç toprak işgal etmeye bile değer görmüyorum... Ölümden korkmuyorum. Söylemiştim sana: Ölümü, beni kollarında kendi cennetime götürecek güzel bir sevgili gibi düşünüyorum... Belleğimdeki tüm sözcükleri tüketmek sana söylemediğim, söyleyemediğim en güzel sözleri bulmak için yazıyorum. Yıllardır biriktirdiğim sözcükleri, inneyle kuyu kazar gibi belleğimin tortularında senin için arıyorum. O, en güzel sözü şu ana kadar bulamadım. Tüm düşlerim, düşlemlerim,düşüncelerim seninle yoğunlaştığı oranda seni daha iyi anlıyor.Seni daha çok yaşıyorum. Sürekli arıyorum: Bulduğum anda;Yüksek bir tepeden vadiye akan şelale coşkusuyla sana yazacağım, sana söyleyeceğim seninle paylaşacağım o en güzel sözü. Bu arayış bir acı belki, bir doğum sancısı... Benzer acıları şairler de yaşar... Hangi şairin sözcükleri söylemek istedikleri için yeterli olmuştur? O,içimdeki her an bir tomurcuk gibi çatlamaya hazır sözü henüz söyleyemesem de: Mehmet Çetinin Kekeme Yorumcu adlı şiirini benim sözlerim olarak oku istersen:
“Suskun yüzün gece baskını kuşlarıma Unutma.sana adandı bu kırık kahkaha Kekeme yorumcuyum çünkü unutma Çocuğun olur o kırgın saka. Uçurma Sıradağ olurum ilk çığlığına serili
Yorumlasan aşk olur mu bu laftan”
Ben bu zamana kadar senin gibi rahat dile getiremedin “seni seviyorum”sözcüğünü. Yazan yazdıklarında sevgiyi savunan benim gibi biri için,bir çeilşki olarak görme ne olur. Kendi payıma, belki sözdeki bu eksikliğimi yaklaşımlarımla dengeleyebiliyorum. Duygularımı her zaman kağıda daha rahat dökmüşümdür. Bazen keşke daha çok insanı sevmek için çaba harcasaydım, sevdiklerime karşı her zaman içimde diri tuttuğum duyguları dile getirebilseydim,”seni seviyorum” sözcüklerini daha sık kullanabilseydim. Hiç değilse bu sevgiye yaraşır insanlara... Son gün: bir kitap arsında, emanet kokumu bırakırken sana; sen bir çocuğun uçurtma ardında unuttuğu gözlerle bakıyordun bana. Bense; kendi bakışlarıma astığım çaresizliği yine senin gözlerinde gördüm... Sevginin insanı tümüyle değiştirdiğini kimse yadsıyamaz. Kimi insanı da yeniden yaratır dersek abartmış olmayız. Sözün sözcüklere döküldüğü tarihin ilk çağlarından bu yana,aynı kısa cümle hem etkisini hem de gizemini korumuştur: Seni seviyorum!
|
| Sonraki > |
|---|

"Sevmek sevilmekten, daha güzel bir zevktir."(Aristo)