Karanlık bir deniz kenarında düş kuruyordu çocuk. Elinde kırılmış bir atlıkarınca minyatürü vardı. Çocuk kendini bırakıyor atlıkarıncanın o sapasağlam düşüne. Kendisini çepeçevre kuşatan denizin gökyüzünde usul usul beliren ayın korkusu ile kabaracağından habersiz. Yalnızca düş kuruyor kumsalda. Gökyüzünde ay ile inatlaşıyor yakamozlar. Sanki kendi aydınlıklarını ondan almamışçasına göz kırpıp duruyorlar çocuğa. Kıvrıla kıvrıla dans ediyor yakamozlar. Gözlerine vuruyor yakamozların dansı. Bir şeyler anlatıyorlar diyor çocuk kendini kendine. Ayı unutuyor. Oysa asıl şavkını veren suya o koskocaman gümüş tepsi biçimindeki ayın öfkesini bilmiyor daha.
Karanlık gecede kim bilir kaç yürek atışın birlikteliğine mesken olmuş koskocaman mehtap unutulmayı affetmeyeceğine yeminli ay, intikam alırcasına atlıkarıncayı kumsaldan çekip alıyor. Şimdi en yalnız anına düşmüşken çocuk daha çok gözlerini dikiyor yakamozlara. Bir kadın beliriyor gümüş bir kolye ile boynunda.
Çocuk büyüyor.
Çocuk büyüyor. Cinsiyetinin ne olduğunu önemli olmayan; o yakamoz döneminden pırıl pırıl bir düş çocuğu olduğu dönemden çıkıyor çocuk. Unutuyor her şeyi, yakamozların sözlerini ve gümüş kolye taşıyan kadını.Düşlerini unutmuş, yarım bir insan kalıyor geriye. Düşsüz, hayalsiz
insanın mekanikliği, hesapçılığı, çıkarcılığı kokuyor elleri. Ellerindeki kum tanelerini hepsini deniz kenarında bırakıyor geçerken düşlerinin hatırasından. İnanmıyor artık o yakamoz ışıltısındaki düşlere. Ama ömrünü yarısının da nerede kaldığını bilmiyor. Düşsel çocuk artık düşlerine inanmıyor. Ay bunu unutmuyor, kadın unutmuyor.
Düşsel çocuk artık yarım yamalak bir yüz taşıyor, ne dediği belirlenemeyen. Aynalara bakamıyor. Bir süre sonra kendi anlamsızlığının içine düşüp boğulmaktan korkuyor hep. Gözlerinin içinde gölgeler geziniyor aynaya baktığında çoğunlukta bunlardan korkuyor. Gölgeler rüyalarına giren ama bir türlü hatırlayamadığı o boğuk korkunç titremeyi, nefessizliği yaratan
gölgelerin ta kendisini görüyor gözlerinde. Gözlerinden korkuyor, aynalardan kaçıyor. Kendi kâbusunu kendinde taşıyor aynı uçurum gibi. Akışına bırakıyor yaşamı ama nereye gittiğini bilmiyor. Yaşıyor ya da yaşar gibi yapıyor.
Gerçek olan düşlerini bıraktığı o gece aslında yaşamın anlamını da bırakıyor. Kendi hayallerini unuttuğu zaman yaşamı hayal gibi ele alıyor birazda. Yaşam yarım kalan atlıkarınca oyununu devamı gibi akıp gidiyor.
Çocuk kocaman adam oluyor. Ama yaşam onun için oyun oluyor. Yaşamdaki her şeyin kendi etrafında döndüğünü var sayıyor. Düşsüz insanın acımasızlığı ve farkında olmadan kıskançlığıyla mızıkçı bir çocuk oluveriyor oyun var saydığı yaşamda da. Gümüş kolye taşıyan kadını unuttuğu için tüm kadınları yaralıyor.
Elleri hesap kokuyor artık, yıkasa çıkmıyor. Erkek oluyor artık. Çevresinde gördüğü yüzlerce binlerce erkekten biri oluyor. Merkezinde yalnızca kendisinin yaşadığı bir dünya kuruyor, kandırıyor kendisini. Her şeyin kendisinin olduğunu sanıyor ama içindeki boşluğu dolduracak oyunu bir türlü kuramıyor. Kuramıyor çünkü hayallerini kaybettiği için yalnızlık sarıyor her yerini. Dokunduğu her şey bir anda arkasını döndüğü anda tuzla buz oluyor,dağılıyor.Kumdan kaleler gibi hiçbir fırtınayı göğüsleyemiyor. Ellerine gömülüyor. Elleri hesap kokuyor.
Bir gün kumsala yeniden dönüyor. Çocuk olmak istiyor ama olamıyor. Hatırlamaya çalışıyor yeniden mehtabı ama yakamozlar artık onunla konuşmuyor. Gümüş bir kolye buluyor. Deniz kabarıyor birden kadın uzaklarda gümüş kolyeyi özlüyor. O da özlüyor, bilmiyor neyi özlediğini.
Denizin dalgaları kadının saçlarını okşuyor yavaş ama hissettirerek. Kadının kızıl saçlarını arasından akıp giden maviliğe tutunuyor. Gözlerini kapatıp düşlerine tutunuyor. Yüreğinin maviliğine akıyor zaman. Zamanı umursamıyor kadın. Ve gümüş kolyeyi neden kumsalda bıraktığını düşünüyor sakince. Sislerin ardında yatan efsaneyi yaşatmak, kayıp haritanın yarısına ulaşmak için gizlerin peşinde yuvarlandığının farkına varıyor sonraları. Sırrını saklıyor ama sırlardan ürküyor içinden. Çünkü sırrın verdiği teklik duygusu yaralıyor. Kadın avuçlarının kanadığını görüyor. Elleri kanıyor. Tutunduğu düşler ellerini kanatıyor.
Deniz yüzyıllardır büyüttüğü kadına bakıyor göz ucuyla. Mehtap susuyor, deniz kenarında kendini saklıyor bu gece. Bir tek kadın görüyor. Bu nedenledir ki; Yakamozlar kadının göz bebeklerinin içine doluşuyor. Kadın suya baktığında gözlerindeki ışıltıları görüyor. Hiç bitmesin istiyor, gözlerinin içinde dans etsin yakamozlar. Korkuyor, ağlayamıyor. Oysa bu gece ilk defa ağlamayı istemişti. Suskun mehtaba bakmak onula çocukluğundaki gibi konuşmak, masallarını gerçeklermiş gibi duyumsamak, yaşamak istiyordu.
Ne çok şey anlatmıştı geçmişte. Kucağına oturup derin suların yunuslarla kol kola, eşit, hoşgörülü ciddi bir yaşama dair ne çok şey dinlemişti. Sonra gizli gizli gidip sahil kenarlarında mehtap karşısında yapılan konuşmalara kulak verir, mehtaba hitaben yapılan yeminleri aklında tutardı. Boynuna yaptığı kolye bu yeminlerin toplamıydı. Yasak olmasına yasaktı. Gitmemeliydi ama tutamazdı kendini. Daha zamanı gelmemişti, bilirdi, söylemişti deniz ve ay. Ama yalnızlığından sıkılıyordu. Sonra fark etti kadınların tek tek geldiklerini ve suya attıklarını bedenlerini. Ve yine fark etti ki, yeminler unutuluyordu. Tersine esiyordu rüzgâr kıyıda. Kadınlar bedenleriyle ruhunu getiriyor, sunuyorlardı geceler ve ay aşkına. Ne oluyordu? Gerçek sandığı masallar kıyılarda kayalara çarpıp dağılıyordu. Yaşamını düşünüyordu.
Hiç yaşlanmıyordu. Düşsel çocuğu gördüğü ilk gün ki gibiydi hala. Sonra da görmemişti onu. Hiç unutmamıştı. Deniz ve mehtap görmüşlerdi gördüğünü. Unutmadığını biliyorlardı. Atlıkarınca yunusların yatağında saklıydı. Ama ne deniz ne de ay bahsettiler o olayı. Konuşsalar veya bir iki ima etseler yaşananları sanki patlamalar yaşanacaktı, kırılacaktı kadının göz bebeğine saklanmış yakamozlar dağılacak hüzün taşınacaktı, yani olmayacaktı. Biliyordu ay biliyordu deniz.