|
Denizcan KARAPINAR
"Ne Anlatayım Ben Sana" ... Bu kitap bu düzenin berheva olmuşluğunu oturup bir köşeden seyreden insanların, çağımızda cüzdanla karıştırılan "vicdan" gafil avlayan suskunluklarına karşı verilmiş bir mücadeledir. Ece Temelkuran özetliyor içine girdiğimiz bu kare as girdabı belki de... Evet, "Birbirinin ölümüne oh çeken bir ülkede yaşıyoruz!" Ece Temelkuran'la konuştuk.
-Yazdığınız portreye trajedi mi dersiniz, toplumsal örselenişlerin getirdiği tükeniş mi dersiniz, yoksa erime sıcaklığına çoktan ulaşmış bir metalle mi tanımlarsınız bilemem. Ama kitapta yazdığınız gerçekliğe ki bence insanlık adına alçakça bir senaryo- baktığımda kendi alacakaranlığıyla kendini aydınlatmaya çalışan bir portreye rastlıyorum. "Rast" da denemez buna... Çok daha garibi, aslında böyle dramatize edilmiş bir portre, teoride "solun" sorunu olması gerekirken, solun tırnağını bile oynatmadığı bir başka gerçek. Bu durumda sizin kitapta belirttiğiniz "evrensel beyannamelerden" kırk tane hazırlasanız nafile... Tüm bu "F" tipleri, ölüm oruçları gibi usumuzda sağduyunun gereği olarak hümanist yaklaşımı geçerli kılan trajediler ve bizim bireysel kayıtsızlığımız, yaramızın çoktan kategorize edilmişliği ve hatta "etimize karışmışlığı", benim yüreğime bu tümceleri düşürüyor...
|
|
Devamını oku...
|
|
Mıdırgıç Margosyan
Kirvem, benözüm bir türlü çözemedim; mesela sence “Kürt sorununa mümkün olan en insani açıdan bakma” tabiri ne demek? “Mümkün olan”la “insani” boyutunun “ölçü”sü acep ne menem bir şey? Kirvem, Geçen haftaki mektubumda Hürriyet gazetesinin serdümeninde oturan Ertuğrul Özkök’ün son günlerde Diyarbakır’da gelişen olayları “azınlık şımarıklığı” adıyla mühürleyip böylece yıllardan beri ülkede yaşanan önemli sosyal bir yarayı sanki görmezlikten gelirken ayrıca bir de kendi kavlince uydurduğu “azınlık şımarıklığı” tanımlamasıyla bir bakıma küçümseyişini yadırgadığım için iki kelam edip gerisini bu haftaya bırakmıştım. Öyleyse yola devam! Kirvem, bilirsin biz insan denen mahlûklar hani deyim yerindeyse bir çuval inciri berbat ettikten sonra genlerimize işlemiş o bencil, o egoistçe savunma mekanizmalarımızı anında devreye sokarak şu ya da bu beceriksizliğimizin, aymazlığımızın faturasını kendimize kesmektense işin kolayına kaçıp bunun sorumluluğunu, kabahatini, günahını nedense başkalarına, bizim dışımızdaki “öteki”lere havale edip böylece tereyağından kıl çekercesine işin içinden sıyrılmayı marifet sayarken öte taraftan kazara da olsa iyi bir halt karıştırdığımızda da bu kez de işin kaymağını, aslan payını kendimize ayırıp bunun sefasını sürmeyi hep hüner bellemişiz vesselam!
|
|
Devamını oku...
|
|
Şaban Dayanan
Trablus, diğer adıyla Tripoli'deyiz. Kim miyiz? Bir grup gazeteci, barış ve insan hakları savunucusu. Kentin birçok yerinde Hizbullah ve lideri Nasrallah'ı öven posterler ve pankartlar asılı. Oto yollar ve köprüler bombardımanda darmadağın olmuş, yan yollardan ilerliyoruz. Lübnanlılar iç çatışma ve savaşlardan edindikleri deneyimi yansıtmış olmalılar ki, gündelik hayatın akışı neredeyse hiç aksamamış. Beyrut da öyle... Devasa yapıları, pırıl pırıl haliyle sanki hiç savaş geçirmemiş gibi. Kıyıda oturanlar nargilelerini tüttürüyor, çocuklar koşturuyor... Gerçeği yüzümüze ertesi sabah gittiğimiz Dahiyye bölgesi vuruyor... İzinle ya da orada oturduğunu belgeleyenlerin girebildiği Dahiyye, silahlı muhafızlarca korunuyor. Çoğunluğu Şii, 80 bin kişinin yaşadığı bölge yerle bir olmuş. Yıkılmayan binalar ise oturulamaz durumda. Gönüllülerin kullandığı iş makineleri ateşkesle birlikte çalışmaya başlamış, ancak belli ki yeniden inşa aylar, hatta yıllar alacak. Binalarda oturanlar enkazdan kullanılabilir tek tük eşyalarını kurtarabilmek için görevlilerin etrafında dolanıyor. Yıkılan binaların üzerine asılmış pankartlar Hizbullah'ın propaganda ustalığını gösteriyor. Pankartların üzerinde yaşananlar ve nedenleri yazılı "ABD Yapımı", "Tam hedef vuruldu", "The New Midlle B/east"... Bir gönüllü merkezine düşüyor yolumuz, onlarca genç enkaz kaldırma çalışmalarına katılmak üzere kayıt yaptırıyor...
|
|
Devamını oku...
|
|
Suzan Samancı
Bu uygarlığı ve teknolojiyi yaratan insanlık bir bunalım geçiriyor; insanlığın yara aldığı, duyguların donduğu, dostlukların hatta aşkların bile çıkar ilişkisi üstüne kurulu olması ne acı! Aragon “Mutlu aşk yoktur!” demekte haklı mıydı? Ve her şeye karşın neden uslanmıyor yürekler... Bir insanı sevmek ile başlar her şey, sonra ülke , memleket, Tanrı ve her şey... sevgisiz bir yürek kendini de tüketir çevresini de... aşkta ve sevgide neden denge olayına rastlanmıyor? Kendini yeterince aşmayan , tanımayan insanın gizli iktidar tutkusu mu kim bilir! Bir entelektüel cahil bir eşle ömür tüketip acı çekebiliyor. Bu durum gelişmemiş toplumların karakteristik özelliği ve eylemidir. Çünkü gelenek ve göreneklerin esiri olmaya, birey olamamışlığı ve çok genç yaşta evliği de eklersek bu sonuç kaçınılmaz oluyor. Kendini tanımadan o genç yaştaki heyecanın ve tutkunun adı cinsel dürtüden başka ne olabilir ki! Gerçek aşk ve sevgi bilinçten doğar ve her aşk kendi içinde kendi sesini ve rengini taşır.
|
|
Devamını oku...
|
|
Neşe Yaşin
Bundan önce de defalarca olduğu gibi yeniden ülkem hakkında konuşmam isteniyor. Daha doğrusu onun dünyaca ünlü sorunu hakkında. Dünyada adı anılınca ardından en sıklıkla gelen ikinci kelimenin “sorun” olduğu bir başka ülke var mıdır acaba? Belki vardır ama bizim sorunumuz bir başkadır. Bakmayın biz aslında onu çok severiz çünkü ona fena halde alışmışızdır. Onu bir çözsek belki de konuşacak konu bulamayız. Böylesi konferanslara davet alamayız. Tıpkı Kavafis’in “Barbarları beklerken” şiirinde olduğu gibi kahvehanelerde oturan erkekler artık konuşacak konu kalmadığı için sinek vızıltılarını işitip şöyle diyebilirler: “Biz ne yapacağız şimdi Kıbrıs sorunumuz olmadan? Hep çözüm olmuştu bize o sorun”
|
|
Devamını oku...
|
|
|
Mustafa Cebe
Olmanın demindeyim; / beyhudenin ilminde (Sina Akyol)
Zeynep Göğüş'ün bir yazısında, "Her yazı bir düşünce diyaloğu arayışıdır" diye bir tümce okumuştum. Bu düşünce diyaloğu, yazarla okuru kimi yerlerde/metinlerde karşı karşıya getirirken, kimi yerlerde de buluşturabiliyor. Yazmak, bir bakıma kendini başkalarıyla paylaşıma sunma, düşüncelerde, duygularda yolculuğa çıkma halidir. Yazar, yazarken aynı zamanda kendini sınar, kendini daha yakından tanıma fırsatını yakalayıp kendi çelişkilerini kavrar. Kendini ürünlerine katıp, yazdıklarını hayatında sınamak ister. Bu anlamıyla yazı, yazarın kendini kazıma halidir. Yazar, yazdıklarını sunuma çıkardığında/yayınladığında, metin/kitap alıcısıyla/ okuyucusuyla buluşur, tanışır.
|
|
Devamını oku...
|
|
|
Hrant Dink
Hergünkünden daha zor bir gün... İsrail Lübnan'a saldırıyor. Beyrut sokakları yeniden delik deşik. Halk yollara koyulmuş yine, ülkeyi terk ediyor. Yıllarca süren bir iç savaştan zor sıyrılmış ve son yirmi yıldır kendini onaran bir konuma ancak gelebilmiş olan "Ortadoğu'nun Paris'i Beyrut" şimdi tekrar yıkılmak üzere. Bölge, İran'ı da Suriye'yi de içine çeken büyük bir savaş ortamına doğru hızla sürükleniyor. Bu savaşı kim nasıl durduracak? Bu bölgede İsraillinin de Filistinlinin de huzur içinde yaşayabileceği bir yaşam biçimi nasıl kurulacak?
|
|
Devamını oku...
|
|
|
|
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 Sonraki > Sona Git >>
|
| Sonuçlar 9 - 16 of 41 |