Olmuyor

2

 

Olmuyor..

Hic bir sey kolay olmuyor hayatta,
Benimkisi ise hicbir zaman kolay olmuyor.
Her gun bir yuk daha binerken sirtima
Tasisam olmuyor, biraksam olmuyor…

Beyhude akittigim goz yaslari,
Senden baska da yine silen olmuyor.
Gurbet ustune gurbet, yetsin derken bu cile
Gitsem olmuyor, kalsam olmuyor…

Ne hazin bir turkuymus ayrilik
Yerin baskasiyla da asla dolmuyor.
Neye el atsam sarar yarami diye
Merhem olmuyor, derman olmuyor…

Koskoca dunyanin icinde yalniz bir ben
Durmus bu koca gezegen asla donmuyor.
Kafesler icinde kalmis kararmis bir kalp
Tutsam olmuyor, salsam olmuyor…

Ondan gayri kime meyil ettiysem
Heyhat, zalim eliyle gonul ehli olmuyor.
Sucsuz insanlar zulume maruz kalirken
Aglasam olmuyor, gulsem olmuyor…

Ahmet Sadi

(Amerika notlari)

 

 

 

Arena Meydan Muharebesi

 

Hava soğuk, ortam gergin, atmosfer sıcak. Yedekleriyle kendisinden çok daha güçsüz bir takıma yenilen aslan, zihnini meşgul eden ezeli rakibine karşı moralsiz hazırlanıyor. Diğer tarafta ise iç sorunlarını bir türlü temizleyemeyen Fenerbahçe var.

İlk yarıyı kimin lider kapatacağının az çok belli olacağı bu karşılaşmadan önce medyanın üstün başarıları sonucu Aykut Kocaman ve Fatih Terim atışmalarıyla gerginlik hat safhaya yerleşti. Geçtiğimiz sezon federasyon tarafından bozulan huzur bu kez medyanın iki takım hocasını farklı yönde yönlendirmesiyle yine nüksetmiş gözüküyor.

Derbi karşılaşmalarının nasıl sonuçlanacağının önceden kestirilmeyeceği aşikâr ancak oyunda daha çok kimin ağırlık koyacağını kestirebilmek mümkün. Galatasaray’ın puan farkını korumak, Fenerbahçe’nin de puan farkını açmak istememesinden dolayı iki tarafında oyuna kontrollü başlayacağına inanıyorum.

Fenerbahçe’nin deplasmanda en güveneceği yönü hiç şüphesiz savunması. Kaleci Volkan’ın, sakat ve oynayıp oynamayacağı tam belli olmayan Muslera’ya göre daha formda olduğunu göz ardı etmemek gerekir.

Galatasaray’ın açık futbol oynayan takımlara karşı gol ve goller attığı, izleyicilere de güzel futbol seyri verdiği düşünülürse, Fenerbahçe’nin savunma ağırlıklı maça çıkması Galatasaray’ın aleyhine olur. Özellikle bu sezon Galatasaray’ın puan kaybettiği tüm karşılaşmalarda rakiplerce tam saha defans yapıldığı Aykut hoca tarafından da bilinmekte.

Orta saha mücadelesinde Galatasaray’ın üstünlüğü ön plana çıkıyor. Orta alanı kalabalık tutsa da Alex ve Stoch olmadan Galatasaray’ın çabuk orta sahasını durduracak orta saha yükünü sırtlayacak, belki de oyunun kaderini etkileyecek isimler Krasic ve Caner. Aykut hocanın Bu ikiliden başka Selçuk Şahin’den aynı performansı beklemesi şaşkınlık olur.

Galatasaray’da kart görmeye meyilli oyuncu sayısı konuk ekibe oranla çok daha fazla. Sarı Lacivertlilerin saha içinde ortamı gerginleştirmeleri faydalarına olur. Zira taraftarın da etkisiyle çok renkli kartlara şahit olabiliriz.

Ev sahibi ekipte en güven veren bölümün hücum hattı olması maçın çok daha renkli geçebileceğinin sinyallerini veriyor. Avrupa’da adından söz ettirmeye başlayan Burak Yılmaz ile ligde güven veren Umut Bulut Galatasaray’ın en etkili isimleri. Onlar olmadan Türkiye kupasında dahi kazanamamaları ve bununla birlikte Elmander’in eski formundan uzak görüntüsü forvette bu iki ismi öncelik olarak sunuyor.

Deplasmanda tek forvet oynayacağına inandığım Fenerbahçe’de Sow rakibe en fazla tehlikeli görünen isim. Ligde gol oranı çok fazla olmayan konuk takımın defans yaparak puan alabileceğini tekrar hatırlatmakta fayda var.

İbre daha çok Galatasaray yönünde gözüküyor. İlk başta da dediğim gibi Ne Galatasaray Türkiye kupasındaki hezimeti bu maçta hatırlar, ne de Fenerbahçe iç çalkantılarını sahaya yansıtır.

90 dakika boyunca psikolojik baskıyı kaldıran ve soğukkanlı olan ekip zaferle ayrılır.

Galatasaray, Fenerbahçe karşılaşmaları heyecanı çok yüksek, gergin ve etkisi uzun süren mücadelelerdir. İki ebedi dost ezeli rakibin Arena meydan muharebesinde dostça mücadele etmesini dilerim.

Sevgilerimle..

Ahmet Sadi

 

 http://spor.internethaber.com/yazi/ahmet-sadi-istek/2961/arena-meydan-muharebesi.html 

http://spor.internethaber.com

www.edebiyatiklimi.com

https://twitter.com/ahmetsadi_

Monarşi’nin son kurbanı; Alex

 

Türkiye’ye ikinci Avrupa macerasını yaşamak için gelmişti. Beş maçlık Parma macerasından sonra apar topar ülkesi Brezilya’ya dönmüştü. Çok değil iki sene sonra tarih olacağı ve kendisi için anıt yapılacağı takım Fenerbahçe’nin yolunu tutmuştu.

Fenerbahçe’ye geldiği yıllardan itibaren hem orta sahayı iyi kullanıp takımı sırtlaması hem de mütevazi kişiliğiyle taraflı tarafsız herkesin takdirini kazandı.

Fenerbahçe’nin özellikle Galatasaray üzerinde bir dönem üstün gelmesindeki en büyük pay sahibi yine kendisiydi. Arena stadyumundaki ilk derbiden tutun da, son süper kupa finalindeki golüne kadar, ezeli rakipleri Galatasaray’ın her zaman korkulu rüyası olmuştu.

Alex’ten bahsediyoruz kuşkusuz. Başarılarını ve gollerini saymakla bitiremeyeceğimiz bir isim şüphesiz, ancak daha ilginç olanı daha bir ay olmadan anıtı dikilerek efsaneleşen ve sürekli George Hagi ile kıyaslanan Alex’in, karga tulumba takımdan gönderilmesi ve son kurban olarak kaleminin kırılması olmuştur.

Dünyanın hiçbir yerinde aktif futbol hayatı devam eden oyuncunun anıtının yapıldığına şahit olamazsınız ve bununla yetinmeyip aynı ay içerisinde takımdan ve ülkeden göndermekte uzun yıllar kırılmayacak bir rekordur.

Aykut Kocaman’ın Alex ile yaşamış olduğu problem, yine hocanın Fenerbahçe tarihindeki gol rekorunu tarihe gömmesine engel oldu. Kör ölür badem gözlü olur diye yaklaşmamız da tabiî ki yersiz. Suçu ne denli vardır bilemiyoruz ancak takım içerisindeki huzursuzluğu tek bir kişiye yüklemekte yanlış olur.

Sarı Lacivertlilerin bir kişiye yüklenmemesi, bütün galibiyetlerin mimarı olarak tek hedef gösterilmesinin de yanlış olduğu muhakkak. Kocaman’ın, Alex’in alternatifini bulma çabasını dahi alkışla karşılıyorum ancak usul ve yöntem içler acısı. Madem Hagi ile kıyaslanıyor, Hagi’nin antreman dışında Emre Belezoğlu’nu çalıştırdığı gibi gençlere önderlik yapmasını sağlayabilirdi. Belkide büyüklük birazda içten gelmeli bilemiyorum.

Alex’i savunmaya devam edelim, Fenerbahçe’de Aykut hocanın takımı bir türlü istenilen seviyeye getirememesinin tek sebebinin Alex olduğunu düşünmek komediden öteye gidemiyor. Aziz Yıldırım’ın ve bir dönem Beşiktaş’ın başında bulunan Demirören’in, aynı bir dönemlerin Stalin ve Lenin gibi diktatör bir yönetim sergilemesi, kendilerine karşı gelenlerin ipini çekmesi, televizyon ve çeşitli medya unsurlarını kullanarak tehditler ve hakaretler savurması, Fenerbahçe’nin başarılı olamamasının en önemli sebebi olmasın sakın?

Yine aynı isimlerin Aykut Kocaman’ı piyon gibi kullanması da taraftarlarınca sevilen değerli bir kişiliği bitirme noktasına getirmiştir. Aykut hoca iyi bir yönetici olabilir ama Fenerbahçe’yi yönetecek bir teknik direktör olamaz. Olamamasının nedeni kabiliyetlerinin yeterliliğinden çok Fenerbahçe’yi sahiplenenler ve kendi mallarıymış gibi kullanmaya çalışanlar yüzündendir.

En az Fenerbahçe taraftarı kadar, ezeli rakiplerinin de Alex’in gönderilmesinde göstermiş olduğu tavır, Arap baharında olduğu gibi köklü değişimin sinyallerini veriyor.

Futbolun Kaddafi’lerini temizlenmesi dileğiyle..

Sevgilerimle..

 Ahmet Sadi

https://twitter.com/ahmetsadi_

 

 

 

 

Pamuk İpliği

 Yıldırım Demirören’in yıldırma politikalarından kısmen de olsa kurtulmayı başaran Beşiktaş’ta, küçülme politikası şimdiden ses getirmeye başladı. Bir çok spor yazarının birkaç hafta sonunda düşme potasına gireceğini iddia ettiği siyah beyazlılar, gollü galibiyetlerle üst sıralarda yoluna devam ediyor.

Beklentinin üstünde seyreden performans ki özellikle Galatasaray maçında yılmak bilmeyen mücadele diğer maçlara da sirayet etmiş gözüküyor.

Samet Aybaba’ya çok sıcak bakmayan birisi olarak, ki halen hocanın Beşiktaş’ın ağırlığını kaldıracak bir teknik direktör olduğuna inanmıyorum ancak şu ana kadar takım üstünde pozitif bir ağırlık oluşturduğu ve bunu sahaya yansıttığı gerçeğini unutmamak lazım.

Günah çıkarttığımı zannetmeyin, siyah beyazlıların ara gazıyla yoluna devam ettiğini, galibiyetlerin pamuk ipliğine bağlı olduğunu ve bu başarının çok fazla sürmeyeceğini düşünenlerdenim. Henüz hızını almış ve galibiyet potasındaki bu takımın bir süre daha izleyenlere ve taraftarlarına seyir zevki vereceği muhakkak. Ancak ufak bir sürçmede toparlanması zor yaralara yol açılabilir.

Hususen değinmek istediğim en önemli konu daha birkaç yıl öncesine kadar kulübün şimdiki borç batağına saplanmasında rolü olanın kurmuş olduğu yıldız kadro böyle galibiyetlere dahi alışkın değildi.

O dönem yazdığım yazılarda kara kartalın sos verdiğini ve bu sürecin kısa zamanda dağılacağını tüm tepkilere rağmen belirtmiştim. Şimdide felaket habercisi gibi böyle bir sonun Beşiktaş’ı beklediği gerçeğine değinmekten çok, futbolun takım oyunu olduğunu ve bu düşünce ile başarının geldiğini hatırlatmak isterim.

O dönem çok büyük paralar vererek teknik direktör ve kadroyu kuran yönetim, şimdiki kadar takım olarak kenetlenememişti. Yıldız politikasından çok vatan millet Sakarya nidalarının millet olarak bize daha fazla tesir ettiği muhakkak.

Kaldı ki o dönemin teknik direktörü Bernd Schuster; ligimizi küçümser, aldığı her başarısızlığa bir kulp takar, buda yetmez “1960’ların futbolunu oynatıyorlar” diyerek futbolumuzla dalga geçerdi. Şimdi böyle isimlerden sonra halen Beşiktaş’ın ağırlığını kaldıramadığına inandığım Samet Aybaba’nın hakkını yemek yanlış olur.

Küçülme politikası mantalite olarak bizlere uzak kalsa da, hasta olan Beşiktaş’a şuan için aspirin görevi yaptı. Ünlü isimlerin taşın altına elini sokmaktan korktuğu bir devirde, hiç beklenmedik veya kaybedecek çok fazla bir şeyi olmayan bir ismin takımın başına getirilmesi yerinde ve mantıklı bir karar oldu.

Dediğim gibi bu ara gazının ne kadar süreceği muallakta. İlk sürçmede toparlandığı takdirde ilerisi Beşiktaş taraftarını sevindirebilir, aksi halde şampiyonluk bir dönem daha hayal olabilir.

Sevgilerimle..


www.internetspor.com

https://twitter.com/ahmetsadi_

Altın Saçlı Bahar

 
 
Bu mevsim o kadar coşkun ki sular,
Çığlık çığlık vadi, dere inliyor.
Sular gibi köpürüyor duygular,
“Gel Sonsuz’a yelken açalım” diyor.
Nûr yağıyor, ışık sarmış her yanı,
Zaman artık sevinç, neş’e zamanı..
Beklemiştik mevsimlerce bu ânı,
Bir bir ölenler bir bir diriliyor…

Her yanda güzellik, her yanda âhenk,
Geçmişteki muhteşem günlere denk..
Ve bahçelerimizde hevenk hevenk,
Bir başka tatta meyveler eriyor…

Duygularla dolu esiyor rüzgâr,
Kabarıyor denizlerde dalgalar;
Dağda bayırda altın saçlı bahar,
Bin bir renk ve desenle tülleniyor.

… Ve yarınlar daha aydın olacak;
Dünya yeniden ışıkla dolacak..
Yıllanmış karanlıklar boğulacak,
Muştusu Ulu Divan’dan geliyor.

 

Kırık Mızrap

İnsan Nasıl Mutlu Olur?

 

 

Yıllar önce çok sevdiğim bir dostumla sık sık buluşur, bu buluşmalarımızda birbirimizden istifade etmek amacıyla çeşitli konularda beyin fırtınaları yapardık. Bu sevip değer verdiğim dostumla aramızda birkaç yaş fark vardı. Her daim saygıda kusur etmediğim bu büyüğümle akşamüstleri buluşur, Yalova sahilinde turlar, düşüncelerimizi konuşturur, birbirimizden azami derecede istifade ederdik.

O zamanlardaki asiliğim ve fazlaca kendime güvenmişliğimin etkisinden olsa gerek, onu tanımama rağmen samimiyetimizin artması birkaç yıl sonrayı buldu. Tabi bunda, onunda en az benim kadar kendinden emin oluşunun da payının büyük olduğunu düşünüyorum.

Akşam gezilerimizde hangi konulara değinmezdik ki ya da hangi meselelere. Ancak bir konu vardı ki, onun çözümünü hiç bulamadık veya bulma yolunda bir türlü sonuca varamadık. Çok stresli bir hayat sürdüğüm zamanlar olsa gerek, ona hep şu iki soruyu sorardım; “Mutlu olmanın yolları nelerdir?” ve “İnsan nasıl mutlu olur?”

Kimi zaman mutlu olmanın imkânsızlığından girip, hayatta mutsuzluk denem bir sürecin gerçekliğinden ve bu gerçekle yaşamak zorunda olduğumuzdan bahseder, bazen de yaşam şartlarımızı yükseltirsek mutlu olabileceğimizi düşünürdük.

Hepsi doğruydu aslında. Bulduğumuz her sonuç bizi doğru yola götürecekti elbette. Lakin son sözü söyleyip, son noktayı bir türlü koyamadığımızdan sonuca varamıyorduk. Öyle ki artık buluşmalarımızın tek gündem maddesi bu iki soru cümlesi olmuştu.

Ve aradan yıllar geçti. Farklı şehirlerde, farklı işler peşinde koşturur olduk. Uzun zamandır haber alamadığım o dostumun kulaklarını çınlatarak, yarım kalan bu mesele hakkında kendimce sonuca varmaya çalıştım.

 Kısa bir süre sonra nerede hata yaptığımızı çok iyi anladım. Biz o dönemde kendi mutluluğumuzu araştırıyor ve bunun üzerine çözümler sunuyorduk. Sanki tek mutluluk yolları bunlarmış gibi, olumsuz sonuçlar halinde az öncede dediğim gibi olumsuzluklarla yaşamaya alıştırmak zorunda hissediyorduk kendimizi.

Oysa herkesin kendine ait bir dünyası ve yaşam standartları bulunmaktadır. Bana göre mutluluk veren bir kavram kimine göre anlamsız ve gereksiz olabilmektedir. Bir zamanlar deniz kenarında meyve kokteylleri içmenin insana mutluluk vereceğini ve onunla mutlu olacağımı düşünürken, şimdi eski düşüncelerimi anlamsız bulup, kendimi çok daha fazla insana ifade etmenin mutluluk getirdiğine inanır oldum. Demek ki kendi içimde bile çeşitli dönemlerde farklı süreçler yaşıyor, mutluluğu farklı kapılarda arıyor olabilirim. Önceleri hayalinden mutlu olduğum düşünceler biraz daha üzerine gidildiğinde bazen acı bile verebiliyor.

Öyleyse çok uzaklarda aramamak lazım huzuru. Kendi dünyanıza yelken açabiliyorsanız eğer, rotanızı tespit etmiş, varacağınız limana doğru yol almaya başlamışsınız demektir. Çoğu insanın yıllarca düşünmesine ya da zamanın akışına bırakıp vazgeçmesine rağmen, ben bıyıklarımın yeni terlediği dönemlerde huzur ve mutluluğu kendime sormuş ve sorularıma çözüm yolları aramıştım.

Şimdi huzur ve mutluluğun peşinde olmak yerine, yakınlarınıza huzur vermenin mutluluk getirdiğine inanır oldum. Ve bu huzur verebilmenin çok daha asil bir duygu olduğunu düşünüyorum. Sosyal çevrenize, kültürünüze ve siyasi düşüncenize rağmen ahlaki kıstaslar çerçevesinde önce kendinizden başlamak suretiyle, çevrenize güzel katkılarda bulunabiliyorsanız eğer, sizde ben mutluyum diyebilmelisiniz.

Aksi takdirde tüm maddesel mutluluklar, her ürünün son kullanma tarihi olduğu gibi dönemlik ve geçicidir. Her şey bir yana; Arabayı, eşyayı, parayı, şan ve şöhreti bile bırakıp dünyanın son kullanma tarihi olduğunu düşünelim. Geçici olanlar mutluluk vermediğine ve kısmen çok daha fazla zarar verdiğine göre, belli bir zaman dilimi olan dünyamızda bize kalıcı bir mutluluk vermeyecektir.

Öyleyse ruhlara inebilmektir mutluluğun yolu, güzelliği aşılayabilmektir. Yaşadıkça değer verebilmektir ömrümüze ya da güzel bir kâse içerisinde ebediyet ve ölümsüzlük sunabilmektir İnsanlara. Mutluluğu sunmayı amaç edinmiş gönül erlerinin içinde bulunmaktır mutlu olmak. Kalıcı olana bel bağlayıp huzuru ve mutluluğu onda bulmamız gerekmektedir. Ne güzel söylemiş Rabbimiz Kuran-ı Keriminde; “Kalpler, ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur” (Rad/28)   

 

Ahmet Sadi  /  Bir Avuç Düşünce

Milli Sıkıntı

 
 

Ne kadar rekabetle deli dolu bir lig yaşasakta, söz konusu milli takım olduğunda gerisi teferruat oluyor. Hayat duruyor, küskünlükler unutuluyor ve hep birlikte tek yürek hareket ediyoruz.

Buna rağmen ilk defa Milli futbol takımımızın maçını izlemek istemedim. Tehlike çanlarını duyabildiğim için içimden hiç gelmedi izlemek. Maalesef Avusturya maçı, son zamanlarda izlediğim en zevksiz mücadeleydi.

Guus Hiddink’e hatırlatmak isterim. Türk milleti olarak sporda başarıyı öğreneli bir hayli zaman geçti. Son dakikalarda gelen galibiyetler bizim için övünç kaynağı olamaz. En iyi ikinci olabilmek içinde zaten elimize gelen bütün fırsatları tepiyoruz. Ayrıca en iyi ikincide ne demek bu takım için.

Bizimle kıyas bile edemeyecek Kazakistan’ı son dakikada yenmek, Avusturya karşısında vasatın üstüne çıkamamak utanç verici. Almanya’dan altı tane gol yiyen bu takım, hakemin verdiği kararlar lehimize olmasaydı az kaldı bizi yerle bir edecekti.

Hatırlarsanız Azerbaycan maçından sonra Gus Hiddink; “Kariyerimde iki mağlubiyeti üst üste yaşamak yoktu” dedi. Bizim kariyerimizde de Azerbaycan’a yenilen, Almanya’dan fark yiyen, Kazakistan’ı kendi sahasında zor yenen bir takım olmak yoktu.

Oyuncu değiştirmek için 90 dakika yetmiyorsa alınan sonuçta şaşırtıcı olmasın. Doksan üçüncü dakikada oyuncu değiştirilmesi de nedir? Hakemin maçı bitirmesi için zaman mı kazanıyorsunuz?

Emin olun, Türkiye bu grubu namaglup ilk sırada bitirecek kapasitededir. Yabancı futbolculardan oluşmuş grupların en iyi takımı –ki içerisinde çok ciddi Türk oyuncu var- Almanya, en iyi ihtimalle bizden beraberlik alacak kapasitededir.

Üzücü ve kabullenmekte zorlandığımız bir gerçek daha var. Bu milli kadro uzun zamandır beyhude harcanıyor. Elinizde muhteşem yetenekler varken kullanmamak veya başkalarında diretmek şaşırtıcı.

Kameralar objektiflerine takılmasa Umut’un oynadığından haberimiz olmayacak. Varsa yoksa sahanın her yerinde mücadeleci Burak var.

Federasyonun zor durumda olması, ligin başlamamış olması ve oyuncuların akıbetlerini düşünmeleri son iki maçın kaderini değiştirmiş olabilir. Bu konuda hemfikiriz, ancak; ben son iki maçtan ziyade Hiddink’in kurduğu düzeni ve kadroyu daha doğrusu aldığı sonuçları incelemek istiyorum.

Bir dönem Arda’yı da alıp Chelsea’ye gideceği söylenen hocamızın, 2002 dünya şampiyonasında şaha kaldırdığı, bizimle üçüncülük müsabakası yapan Güney Kore’ye katkılarını düşünüp, yine aynı ismin Kore’ye göre kat be kat güçlü Milli Takımımızı kıpırdatamaması gerçekten çok kötü.

Arda için söylenecek çok şey var. Gözler senin üzerinde, mücadele ediyorsun, gayret gösteriyorsun bu takım ve bu ülke için canla başla mücadele ediyorsun. Seni ayakta alkışlıyoruz.

Yalnız, eleştiri oklarının üzerinden daha yeni yeni kalktığını düşünmeyip, sonunun nereye varacağını düşünmediğin sosyal mesajların yarardan çok en başta kendine zarar sağlıyor.

Kalecinin üzerine dümdüz şut çekip penaltı atarken bile son açıklamalarındaki baskının onda olmadığını bana söyleyebilir misiniz?

Eminim bu yazıyı okuyan insanların büyük kısmı ondan daha iyi penaltı kullanabilirdi. Halı saha maçlarında dahi öyle bir penaltı atışı göremezsiniz.

Milli takımımızın en iyi ikincilik düşüncesinden sıyrılıp, en kötü hedefinin turnuvalarda yarı final oynamak olması dileğiyle..

Sevgilerimle..

Sensizlik ve Sessizlik

 
 
Farkındayım, uzun zaman oldu seni görmeyeli.
İçimi ısıtan o gözlerini benden çekeli, sesini unutalı bir hayli zaman oldu.
Seni sevdiğimi de unuttum ya da beni sevdiğini zannetmeyi de.
 
Çok zor değil geçen zamana rağmen seni bulabilmem, sadece karşında durabilecek gücü kendimde bulamadığımdandır seni aramamam.
 
Ya zaman çalmışsa eski seni benden, o zaman ben nasıl yaşarım, eser yoksa beni ben eden güzelliğinden.
Neye tutunurum senin yüzünü hayal ettiğim gibi bulamazsam.
Sana değilde kurduğum hayale aşıksam ben ne yaparım?
 
Düşüncesine bile tahammülüm olmadığı, içimi kemiren; senin beni tanımaman ve unuttuğun gerçeği. Ya hiç değer vermemişsen bana.
 
Bunca yıla önem vermemişsen yada tanımazsan ve unutmuşsan.
bana bomboş gözlerle baktığında; sabahladığım gecelere, yazdığım sayfalara, dinlediğim ve o an seninde dinlediğini hissettiğim şarkılara ben ne derim?
 
O aslında yokmuş mu derim veya beni unut muş mu?
Her an sana hazır olduğum gibi; seni, bana saklamaman gerçeğine nasıl dayanırım.
 
İşte bu yüzdendir, ey sevgili karşına çıkamayışım.
Sensizlik ve sessizliktir aramızdaki aşkın anlamı.
Her sessizlikte sensizliği yaşamakmış gerçek aşk.
Ve hayalimdeki sana bağlanmakmış.
 
 
Ahmet Sadi  /  Sensizlik ve Sessizlik